Görüldüğü gibi istihza edip alaya almayı Kur’ân, bir kâfir sıfatı olarak kaydediyor. Müslüman ise ne kimseyi alaya alır ne de istihza eder. Kâfirlerin istihzasına ise, Cenâb-ı Hak mukabele edecektir. Onlar esasen alaya alınacak durumda bulunanın kim olduğunu, ahirette tam mânâsıyla görecek ve kendilerine bin nefrin edeceklerdir. Öyle ise şu kısacık dünyada mukabele-i bilmisil yapmanın hiçbir mânâsı ve yararı yoktur. Zararı ise pek çoktur. Onun için bizler, onların davranışlarına onlar gibi karşılık veremeyiz. Mü’min oluşumuz, buna mânidir. Ve biz de böyle bir mâni oluştan hoşnut ve memnunuz.
Gelelim sorunun diğer şıkkına: Allah’a inanma ve O’nun karşısında kulluğunu ilan ve itiraf etme, dünyanın en büyük şeref madalyasını boyna takma demektir. Bu her zaman bizim için bir onur vesilesidir. Eğer caiz olsaydı biz bu durumumuzdan gurur duyacaktık.
Onlar bizim namazımızla yani miracımızla ve bizi Allah’a yaklaştıran en büyük vesile ile alay ediyorlar!.
Onlar bizim abdestimizle; yani bizim, havz-ı Kevser yanında Allah Resûlü tarafından tanınmamıza vesile bulunan en göz kamaştırıcı ışık tayflarıyla alay ediyorlar!.
Onlar mü’minlerin takkesiyle, tesbihiyle; insanların en şereflisi Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), mübarek başına koyduğu, bir hadis-i şerifte, meleklere ait bir giysi ve erkeğin ziyneti olduğu, insana en az 27 kat sevap kazandırdığı belirtilen ve bundan dolayı bazı Müslümanlar’ın namazda başlarına sardıkları sarıkla alay ediyorlar!.
Bunların hiçbirisi alay edilecek meselelerden değildir. Aksine gıpta ile kabullenilecek uhrevî değerde şeylerdir.
Hâlbuki, Allah’ı inkârla hayvandan daha aşağı bir derekeye düşen insanın hâli; evet, eğer alay edilecekse onunla edilmelidir. Sarhoş ve ayyaşlar, cemiyetin yüz karası kimselerdir; alay edilecekse onlarla edilmelidir.