İçeriğe geç

Medine mânâ olarak bu mevkiinden hiçbir zaman düşmedi. Ancak fizikî coğrafya değişip, gelişip büyüdükçe, devlet de, merkezini başka yerlere taşımak zorunda kaldı. Önce Şam, sonra da Bağdat uzun süre bu vazifeyi ifa ettiler. Daha sonra ise İstanbul bu vazifeyi onlardan devraldı. Şimdi, Mekke, Medine, Şam ve Bağdat’ı koruma işi onun omuzlarındaydı. Hem de sadece muhafazası değil, bakım görümü de:

Her sene Sürre Alayları İstanbul’dan hareket ediyor ve şehrin çıkışına kadar bizzat padişah tarafından hem de yaya olarak uğurlanıyor ve Hicaz insanına hedâyâ ve behâyâ taşınıyordu. Başta Nebi torunlarına, sahabe ahfâdına ve daha sonra da bütün Medine fakirlerine dağıtılmak üzere gönderilen altın, gümüş, inci, mercan ve elmasların haddi hesabı yoktu. İstanbul her sene Peygamber köyüne, sahabe beldelerine hizmet edebilmenin bütün hazzını bir tali’lilik pâyesi olarak iliklerine kadar bir kere daha yaşıyordu.

Evet, işte onun ileride yapacağı bu büyük hizmet, asırlarca önce Allah Resûlü tarafından tebcil ediliyor ve hüsnü kabulle karşılanıyordu. Fetihten sonra sanki Medine ve İslâm’a pâyitahtlık yapmış Şam ve Bağdat gibi beldeler, hayırlı ve salih bir evlâdın mürüvvetini, civanmertliğini gören ana baba gibiydiler. Onlar böyle bir evlât yetiştirmiş olmanın, İstanbul da onlara lâyık bir evlât olabilmenin hazzını paylaşıyorlardı. Medine’de doğup, Şam’da, Bağdat’ta derinleşen İslâm nurunu, İstanbul, aşk u şevk menşurundan ve yeni bir düşünce prizmasından geçirerek, o güne kadar henüz ulaşılamayan karanlık dünyalara aksettirmeye çalışıyordu.

Bu itibarla, Mekke ve Medine’nin kudsiyetleri müsellem olmakla beraber, İstanbul’un da Mekke ve Medine’ye ve bütün İslâm âlemine hizmet etmesi açısından, çok yönlü böyle bir büyüklüğü vardır.

63