İçeriğe geç

Evet, neşr-i hak hizmeti yapanlar sadece çoluk çocuklarını dilenci etmesinler, okutsunlar veya bir işe koysunlar… Ayrıca bizzat İslâm’ı anlatanlar, bunun karşılığında kat’iyen hakk-ı temettü aramasın ve şahsî arzularını yaşamasınlar. Yaşamak şöyle dursun, sürekli maddî-mânevî füyûzat hislerinden fedakârlıkta bulunmalıdırlar ki, güvenilirliklerini koruyabilsinler. Evet onlar, yaşama arzusuyla değil, yaşatma arzusuyla dolup taşmalıdırlar.. dolup taşmalıdırlar ki, bir an bile dünya onların hayallerine girmesin.. gözlerinin içinde dünya hayali bir ân-ı seyyale bile yer etmesin. Yoksa kazandıkları safvetlerini kaybeder ve sonra da iflah olmazlar. Bir dönemde Allah’ın rızasını tahsil yolunda yürürken daha sonra dünyalık peşinde koşanların kötü akıbetleri kendilerine dokunmasa bile, çoluk çocuklarına veya torunlarına öyle dokunur ki, dokunduğu gün iki büklüm olur, inlerler.

Neşr-i hak vazifesinde bulunan kimseler gerçekten ihlâslı ve müstağni bir yaşayış sergilemelidirler ki, bütün âlem hatta Mele-i A’lâ’nın sakinleri: “İşte bunlar onlardır.” desinler. Dünyayı aşamayan insan, ahireti aşamaz. Dünyanın altında kalmış olanlar, önlerindeki sarp tepeleri aşamaz. Her zaman dünyaya hükmeden kimseler, kendini ve dünyayı aşmış kimseler arasından çıkmıştır. Öncekilerin çoğundan geriye kalan, tavlasında atı, sadağında oku ve atının eğeriydi.. Halid öldüğü zaman, iki devleti yere sermiş bir insandı ama, “Atımdan, kılıcımdan başka geriye bir şey bırakmadım.” diyordu.

Gerçekten onları anlamak çok zor. İnsan diyor ki: “Sen melek misin, sofî misin, derviş misin, söyle Allah aşkına sen nesin?” Evet görüyoruz ki iki devleti (Bizans ve İran’ı) yere sermiş bir insan, atıyla kılıcından başka bir şey bırakmadan göçüp gidiyor. Ama o, sinelerimizde yaşıyor, kıyamete kadar da yaşayacak.

59