-Tabiî, şiddetle ondan kaçar ve korunmak için çok daha fazla yalvarırlardı.
-Meleklerim, sizler de şahit olun, Ben onların hepsini affettim.
Meleklerden biri dayanamaz ve sorar:
-Yâ Rabbi, onlar arasında birisi daha vardı ki, o, bu meclise başka bir iş için gelmişti; niyeti zikir değildi. Cenâb-ı Hak (celle celâluhu) ferman eder:
-Onlar bir topluluktur, onlarla oturan mahrum bırakılmaz..!2
İşte kelime-i tevhid ile İslâm’a girmiş bir insan, derece ve mertebesi ne olursa olsun bir cemaatin içine girmiş demektir. Dolayısıyla bu da bir sıddîkiyettir. Âmiyâne dahi olsa bunda da bir sadakat, bir bağlanma söz konusudur. Fakat bir de bunun kusvâsı, en üst derecesi vardır ki orayı Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) tutmuştur. Bu mânâda ona “sıddîk” denmesine sebep olarak şöyle bir hâdise nakledilir:
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) miraç hâdisesini anlatınca, Mekke müşrikleri koşarak Ebû Bekir’in yanına geldiler:
-Duydun mu, dediler, arkadaşın neler söylüyor?
Sordu:
-Ne söyledi?
-Mescid-i Aksâ’ya gittiğini ve göğe çıktığını söylüyor.
-Bunu O mu söylüyor?
-Evet, bizzat kendinden duyduk.
-O zaman doğrudur. Hem bunlar da bir şey mi? Ben O’nun sabah akşam bizzat Cenâb-ı Hak’la (celle celâluhu) konuştuğuna inanıyorum.
İşte bu söz üzerine mü’minler ona sıddîk (menendi olmayan tasdikçi) demeye başladılar.3
Miraçtan dönerken Allah Resûlü, Cibril’e sorar:
-Kavmim beni yine yalanlayacak. Benim miracımı kim tasdik eder?
Cibril cevap verir:
-Ebû Bekir tasdik eder. Evet çünkü o, çoktan sıddîktır.