İslâm, Cenâb-ı Hakk’ın “rabbu’l-âlemîn” olması hakikati üzerinde ısrarla durur, O’nun ulûhiyetini nazara verir ve sürekli bizleri O’na kulluğa çağırır. Bu ilâhî sistemde, Kur’ân beyanı ve Sünnet lisanıyla o kadar çok ulûhiyet ve rubûbiyet hakikatlerine ve bunlara bağlı olarak ubûdiyet gerçeğine vurguda bulunulur ki, insan onun atmosferinde her zaman, kâinatın o enginlerden engin programı yanında gayet açık ve net olarak kendi hareket plânını da görebilir. Bu Kur’ânî sistem ve nebevî temsilde her şey o kadar yerli yerinde ve birbirini gerektirme (telâzum) çerçevesinde ele alınmıştır ki, kâinat ve ona ait hususiyetler, tekvînî emirler ve bunların yorumlarındaki isabet, insanoğlunun varlık içindeki yeri, konumu, namzet bulunduğu âlem ve donanımı icabı beklediği nimetler ya da maruz kalacağı nikmetler fevkalâde bir tenasüp içindedirler ve her şey insana, denge, muvazene ve ahenk adına “Bundan daha mükemmeli olamaz!” dedirtecek mahiyettedir.