Namazın sidretü’l-müntehâsı sayılan أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ26 fehvasınca kulun Allah’a en yakın olduğu hâlde,
sözleriyle tahşiyelendirilen ufka yönelirken ve hiç kimse karşısında eğilmeyen mübarek başını en derin bir tevazu hissiyle yerlere sürerken, bir farklı üslupla içini döker ve şöyle sızlanırdı: “Allahım, bütün günahlarımı -Ey لِيَغْفِرَ لَكَ اللّٰهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ27 ile serfiraz şehinşâhım, Rabbin Sana geçmişte günah işletmedi; gelecekte günaha açılacak kapı ve pencereleri de Senin sadakat kilidinle kilitledi; söyle yüce şanın aşkına, Siz neye günah diyorsunuz!- evet, bütün günahlarımı, küçüğünü-büyüğünü, evvelini-âhirini, açığını-gizlisini, hepsini bağışla!”28 Keşke bu melek soluklarını aşkın inilti ve sızlanışları, hayatlarını günah levsiyatı içinde geçirenler de anlayabilselerdi!.. Heyhat, kalbî hayata veda etmiş, ruh ufkundan habersizler bunları ne duyar ne de anlarlar.
İliklerine kadar Hakk’a kurbet ve o kurbetle zevk-i ruhaninin zirve yaptığı teşehhütte O yine kendi marifet derinliğiyle doğru orantılı inler ve gönül tellerinden kopup gelen şu sözlerle ruhunun erişilmezliğini dillendirir: “Allahım, nefsime çok zulmettim -bu da biz bilmezlere bir hatırlatma herhalde-günahlarımı bağışlayacak yalnız Sensin Sen, nezd-i ulûhiyetinden hususi bir mağfiretle bağışla beni, bana merhamet buyur; şüphesiz yegâne Gafûr ve Rahîm Sensin.”29