Ruhunu mâsivâ ve mâlâyâniyât ile zehirleyip felç etmiş böyle biri, tıpkı avlanmak için ormana açılmış acemi bir avcıya benzer ki, bir yandan o “av, av” derken diğer yandan da başkası tarafından avlanma korkusuyla tir tir titrer ve bağırıp çağırarak müteselli olmaya çalışır. Aslında o çoktan his ve kaprisleri tarafından avlanmıştır ama bunun farkında değildir. Kapalıdır kapısı-penceresi fizik ötesi âlemlere. Ne mahiyet-i insaniyedeki derinliklerden bir şey anlar ne de feza-yı ıtlaktaki milyarlarca galaksinin ahenk içindeki nağmelerini duyar. O, enfüsteki pırıl pırıl parıldayan bir meşaleyi söndürdüğünden, ne o başları döndüren eşya ve hâdiselerin nizam ve şiiriyeti ne de onun arkasındaki muhit ilim, kâhir kudret ve bâhir meşîet ona bir şey ifade etmez; etmez de o bu yoklar sarmalı içinde hep hiçlik soluklanır durur. Evet o, ruhunu zehirlemekle, görme, duyma ve değerlendirme mekanizmalarını da felç etmiştir. Kur’ân-ı Mu’cizu’l-Beyan böylelerini o enfes üslubuyla şöyle resmeder: “Kalbleri var ama idrak edilecek şeyleri idrak etmezler/edemezler; gözleri vardır fakat görmezler/göremezler; kulakları vardır ancak işitilecekleri işitmezler; bu itibarla da onlar –bir mânâda– hayvan, hatta ondan da sapkın ve sapıktırlar.”13