Eski köylerimizle şehirlerimiz arasında öyle sıcak bir bağ, öyle tatlı bir denge var idi ki, köylü şehre ve şehirliye imrenmez; şehirli de, köylüyü hakir görmez ve köyde oturmayı da ihmal etmezdi. O zamanlar küçük bir şehir sayılan köy, şehirlinin tenezzühe çıktığı, kendini dinlediği, tabiatla sarmaş dolaş olduğu bir ilâhî güzellikler meşheri; büyük bir köy gibi görünen şehir de, taşralı için, vahşi ormanlar, engin denizler gibi biraz ürpertici ama fevkalâde zevkli, biraz yorucu fakat alabildiğine eğlendirici bir “lunapark” gibiydi. Bu iki dünya birbirini tamamlayan farklı iklimleri, çarşı-pazarlarındaki farklı metaları itibarıyla, her mevsim birbirine taşınır durur ve zaman zaman her iki tarafta da âdeta bir bayram, bir şehrayin havası yaşanırdı.
Bilhassa eski köylerimizde, daima lezzetli bir sessizlik ve sükûnet hüküm sürerdi: Sabahları güneşin ışımasıyla, en tatlı zevk dalgaları hâlinde gelip gönüllerimize çarpan koyun-kuzu meleyişleri, böcek ve kuş çığlıkları, tabiatın o içten ve derin mûsıkîsine ses katar.. akşamları, gurub loşluğunun örtüleri altında, varlığın büründüğü o esrarengiz hâl, âdeta insanı büyüler ve rüyalara salar.. geceler, hep bir sessizlik ve sükûnet şarkısı olarak tınlar ve alaca karanlıkla beraber dört bir yana yağan hülyalar, evlerimizin içine kadar sızar, her şeyi tesiri altına alır; az sonra da kandillerin titrek ışıkları altında meydan, bütün bütün o tatlı hülyalara kalırdı.