Bizim nesil, o nurlu evleri ve o mutlu insanları, ancak her şeyin sarsılıp yerinden oynamaya başladığı, bağların bozulup bahçelerin hazana uğradığı, güllerin, çiçeklerin pörsüyüp savrum savrum savrulduğu ve topyekün milletin koltuk değnekleriyle emeklemeye durduğu tâli’siz bir dönemde idrak edebilmişti. Bizim yetiştiğimiz dönemde, mazinin o çalımlı, o âteşîni insanlarının yerinde, bütün bütün yıkılmış, bezmiş, ye’se düşmüş, karamsar ruhlar; Cennet saraylarını hatırlatan o eski evlerin yerinde de, sessizlik mûsıkîsi, sükut ilâhileri ve ölüm ağıtları duyuluyordu.
Evet, artık o şevk ve hareket insanlarının yerinde, uyurgezer inziva nesilleri; eski aşk ve heyecanların yerinde, ölüm hırıltıları ve ümitsizlik iniltileri; şanlı cedlerimizin ideal ve dava düşüncelerinin yerinde de sadece, çıkar kavgaları, refah mücadeleleri göze çarpıyordu. Tabiî böyle bir atmosfer içinde her tarafta duyulan tek şey çöküntü, zeval ve ölüm haberleri; her yanda görülen şeyler ise, mezarlar gibi evler, cenazeler gibi canlılar, sekerat hırıltıları gibi nağmelerdi…
Hâdiseler inanılmayacak kadar hızlı cereyan ediyor, tarihten gelen bütün eski şekilleri değiştiriyor, bize ait şeyleri yıkıyor; en temiz çehreleri alıp götürüyor ve yerlerine, içlere burkuntu veren yüzler bırakıyordu. Eski kavimlerin meshine denk, böyle her şeyin makyajla değişme sürati içinde bir anda başkalaşması, o günkü nesillerin ümitlerini de beraber almış götürmüş ve onları şaşkına çevirmişti.