İçeriğe geç

Evet, bu esnada, “Keşke, daha önceden var olmanın sırlarını kavrayıp en yüce hakikate uyanabilseydik! Keşke, cismaniyetin karanlık ikliminden ve bedenin öldürücü tutkularından kurtularak, biraz da ruhun ferahfeza dünyalarında kanat çırpıp pervaz edebilseydik! Keşke, millet için yararlı olabilme imkânlarını elde ettiğimiz ve bilhassa, onun kaderine hâkim olduğumuz günlerde, ona, kendi olma, özüyle bütünleşme mevzuunda ışık, burak ve rehber olabilseydik! Keşke, başkalarının oyuncağı ve aleti olarak, o utandırıcı hayatı yaşamaktansa, izzetle ölmeyi zilletli hayata tercih ederek, vicdanlarımızın dupduru ve tertemiz iklimine yükselebilseydik! Keşke, ülke insanı ve nesillerin çeşit çeşit erozyonlarla yozlaştırıldığı, soysuzlaştırıldığı o karanlık günlerde, ‘yeter bu tarihî yanlışlık!’ deyip gürleyebilseydik! Keşke, ilerici görünme hevesiyle, Kur’ân’la gelen ilâhî mesajlara sataşıp durduğumuz o hezeyan dönemlerinde, dillerimiz tutulsaydı da, cahil kitlelere şeytan ve şeytana da maskara olmasaydık..!” deyip inleyecekler ama beyhude…

Evet, bu ülke insanının gerçek mutluluk ve saadetini arzu etmeyen bu tâli’sizler, bütün bir hayat boyu, bir kerecik olsun tarihî hakikatleri görmeye, onlarla yüz yüze gelmeye cesaret edemediler. Hele, zirveleri tutup o çalıma boğulanlar, hiç mi hiç bâtıl vehimlerden, modern hurafelerden, fikirleri felç eden tabulardan kurtulamadılar. Daha acısı da, bu alîl ruhlar, kendilerini küçük düşüren bu kabil hastalıklarını bir türlü idrak edemediler.. edemediler de, Moliere’in dediği gibi; hastalığını hissetmeyen hastalar gibi hep şifaya kapalı kaldılar.

111