Bin bir hatıra ve hülyaya kaynaklık yapmış bu yüce mâbed, şimdi, boynu buruk, iklimi karanlık, görüp çektiklerinden bîtap ve acı acı yüzümüze bakıyor gibi bir hüzün var çehresinde. Onu böyle müşâhede ettikçe âdeta içimize kan damlıyor ve nefesimizin kesildiğini hissediyoruz. O, bir zamanlar gönüllerimize semavîliği fısıldayan en kudsî bir mihrap, en mübeccel bir minber iken, şimdi kolu kanadı kırılmış, kökünden koparılmış, âlemşümul ışığı söndürülmüş, kısır ve inhisarcı bir anlayışın elinde sönecekmiş gibi duran bir mum ve devrilecekmiş gibi duran bir garip iskelet…
Bizler, kardeşlerinden koparılmış bu mahzun mâbedi, ona ait levhalarda, maketlerde veya televizyon ekranlarını her müşâhede edişimizde, onu, o muhteşem günleri içinde tahayyül eder, etrafındaki “hayhuy”u duymaya çalışır ve kendimizi tam onun temiz atmosferine salacağımız esnada, birdenbire onu esir eden hain ellerin gelip ruhumuza saplandığını, ciğerimizi söküp aldığını duyar gibi olur ve yerimizde kalakalırız. Bu vaziyetiyle o bize hep, bir kısım kanlı deliler tarafından öldürülmüş, parça parça ve lime lime edilmiş bir mağdur ve mazlum insan şeklinde görünür. Dostlarının vefasızlığı, düşmanlarının gadr u cefası arasında sıkışıp kalmış bu mazlum ve mağdur varlık, sanki kesilip biçilirken, doğranıp sağa-sola saçılırken çığlık çığlık bağırmış da, sesini bize duyuramamış gibi bir sitem müşâhede edilir çehresinde.