O, şaşkın ve hayret dolu gözlerimize, kendine has mahremiyetiyle her açılışında, vaktiyle taze, genç, alâka duyulan şimdi uçmuş renkleri, ölgünleşmiş manzarası; vaktiyle süslü ve nazlı, şimdi ihtiyar ve mecalsiz hâli, vaktiyle ibadet ü taatle çınlayan kubbesi, burcu burcu ruh ve mânâ kokan çevresi, şimdi solmuş nakışları, kesilmiş sesi ve levsiyat işgaline uğramış etrafıyla âdeta, bir insanın inkıraz bulan tâli’ini mırıldanmaktadır.
Evet, Mescid-i Aksâ ki, bir zamanlar olgun ruhunu dolduran bin bir hatıra ile taşkın; geniş, yaldızlı, ziyalı ve sükûneti üfül üfül; kulakları semada, dudakları kalbimizin kulaklarında bize huzur fısıldayan dupduru bir ilâhî nefehat kaynağı iken, şimdi gözlerimizi yaşlarla dolduran hâli, gönüllerimizi ezen melâli ile bize hüzün bestesi söyleyen kekeme bir dil…