Zaten, dünya çapındaki büyük düşünürler de, mutlak ve mücerret bilginin, insana vereceği çok fazla şey olmadığında, ondaki izafî kıymetin ancak ahlâk ve fazilet insanları tarafından temsil edildiğinde ortaya çıkabileceğinde ittifak hâlindedirler. Einstein, “İlim bize, vak’aların birbirlerine nasıl bağlı olduklarını ve birbirleriyle kendi şartları içinde nasıl var olduklarını gösterir; ama, ‘olan’ın bilgisinden ibaret sayılan bu şey, bize, olması gerekeni öğretmez.” der. Ona göre, insana, olması gerekeni de ve onun zati kıymetine göre yüksek hedefleri de gösteren sadece dindir. Mevzu ile alâkalı şu müthiş sözler de yine ona ait: “İnsana gerçek hedefini din tayin eder. Ancak, hangi vasıtalara başvurulması lâzım geldiği hususunda ilmin de söyleyeceği bir hayli şey vardır. İlim, hakikati eksiksiz öğrenmek isteyenler tarafından şekillendirilip belli çerçevelere irca edilerek kurulur. Ama, temelde, bunun kaynağında da büyük ölçüde yine din vardır. Ben, derin bir imana sahip olmayan herhangi bir ilim adamı düşünemiyorum… Aslında “Dinsiz ilim topal, ilimsiz din de kördür.” Günümüze kadar daha niceleri, aynı duygu, aynı düşünceyi onunla paylaştı.. o mahfuz; biz burada bir lahza durup, ilmi dinsizliklerine alet etmek isteyen ve ömrünü başkalarını taklitle geçiren bir kısım şuursuz müstağriplere karşı bir “Fe eyne tezhebûn; (gerçek bu iken, başınızı almış böyle) nereye gidiyorsunuz?”1 çekerek, düşünceye küçük bir mola verip sıkılmış ruhlara nefes aldırtmak istiyoruz…
Dipnotlar
- 1 Bkz.: Tekvir sûresi, 81/26.