Gecelerimiz hep bir “seher” nuraniyetiyle geçiyor, gündüzlerimiz ise Firdevs yamaçları gibi apaydındı; apaydındı üstümüze abanmış atmosfer ve onun çevrelediği tabiat, apaydındı bahar-yaz-sonbahar-kış ve bütün hilkat. Bizler bu renkli iklimde, dua ve niyazlarımızla her zaman iradelerimizi aşan isteklerde bulunuyor ve oturup-kalkıp sürekli O’nu hoşnut edecek şeyler mırıldanıyorduk. Duygularımız canlı, gönüllerimiz mızrabını yemiş bam teli gibi tir tir, her zaman O’na farklı telden ne besteler ne besteler sunuyorduk. Yer yer yüreklerimizden kopup gelen ve sinelerimizden yükselen âh u enînler Yakub’un (aleyhisselâm) içli feryatları gibi bir çığlık olup yükseliyor; esen rüzgârlar da Yusuf’un (aleyhisselâm) gömleğinden kokular sürünüp esiyordu. Her bucakta tertemiz duygularla örgülenen şeker-şerbet sözler, “kelime-i tayyibe” gibi salih amellerin eşliğinde, kendi ufku itibarıyla âdeta “çiy noktası”na yükseliyor, sonra da daha değişik bir Hak inayetine dönüşerek sağanak sağanak başımızdan aşağıya boşalıyordu. O günler mü’minlere vaad edilen günlerdi ve o yerler Kâbe’den, Tûr-i Sînâ’dan kopup gelen yerlerdi, bizler de yeryüzü mirasçıları tâli’lilerdik…
Bir gün geldi, düşmanların amansız saldırıları dostların vefasızlığıyla birleşince, biz de durduğumuz yerde duramaz olduk. Üst üste sarsıntılar yaşadık, sonra da birdenbire devriliverdik. Kim bilir belki de, maruz kaldığımız o hıyanetlere uğramasaydık, bu dünya kıyamete kadar o kendine has güzellikleriyle hep tüllenip duracaktı..?