Ne acıdır ki, bir uğursuz dönemde, bu aydınlık dünyanın bütün ışık kaynakları tahrip edildi.. meşale tutan eller kırıldı.. hak söyleyen ağızlara fermuar vuruldu.. ve gelip hayat kaynaklarımızın başına bir kısım gulyabanîler oturdu. Ve artık güneş kendi rengiyle doğmaz olmuştu; ay, çehresindeki lekelerin gölgesinde bir garip gibiydi; zemin de, ifritlerin cirit attığı bir vahşet alanı hâlini almıştı. Olan olmuştu ve gayrı ne bildiğimiz türden güller açıyor, ne çiçekler çevreye kokular saçıyor ne de bülbüller ötüyordu. Huzur ve neşe ile etraflarına tebessümler yağdıran insanların yerinde de kine, nefrete, düşmanlığa yenik düşmüş kara ruhlu karakuralar ve gayzla homurdanan mağmumlar vardı. Bütün kalb ve ruh insanları o aydınlık çağla beraber sanki gidip kayıplara karışmıştı. Bomboştu köy-kent, ova-oba boş olduğu kadar dimağlarımız ruhtan, mânâdan ve kendi değerlerimize saygıdan…
Yığınlar bir illüzyona maruz kalmış gibi ayakta uyuyor; zimamı elinde tutanlar her gün ayrı bir fantezi peşinde.. kendi değerlerinden kaçan kaçana ve toplum çapında âdeta bir bozgun yaşanıyordu. Ne soy ağacına saygı kalmıştı ne de onun meyvelerine itibar; ağacın köküne baltalar inip kalkıyor ve bin senelik mirasımız ecdada inat çöplüğe atılıyordu. Münafıklık en mergup bir metâ hâlini almış ve her taraf nifakla inliyordu. Aldatma maharet sayılıyor; takiyye, profesyonel takiyyecilerin elinde Müslümanları karalama adına altın çağını yaşıyordu. Mülhidler her zamankinden daha kurnaz, daha hızlı, buna karşılık pek çoğu itibarıyla mü’minler ise ibadet yorgunu, hizmet bezgini, ücret bağımlısıydı.. ve tabiî sabır, azim, fedakârlık ve kararlılık bekleyen konular da fevkalâde zuhurlara emanet edilmişti. Aslında, harikulâde tecellîlere inanan insan ne kadar kalmıştı onu da Allah bilir!