Hayalen devr-i risâletpenâhîye gitseniz, göğsüne kızdırılmış demirlerin basıldığı Ammar bin Yasir’i; her gün başına yediği sopalarla yere yıkılan Mus’ab bin Umeyr’i; aç susuz bîtap kıvranan Sa’d bin Ebî Vakkâs’ları görecek ve Hakk’a kulluktaki derinlik karşısında başlarınızın döndüğünü hissedeceksiniz. Müteakip asırlarda da –derece farkı mahfuz– bu derin gönül insanlarını görmek mümkündür. Evet hem her dönemde haksızlığa karşı koymuş, hakperestlik şuuruyla şahlanmış, hakkı tutup kaldırmış; kaldırmış ve zulmü, ilhadı yerle bir etmiş nice Hak erleri vardır.. Kur’ân’ı rehber edinen, Kur’ân için yaşayan nice Hak erleri..
Bazı şeyler vardır ki onlar kolay işlerdir. Cemiyetler teşkil etme, gruplar oluşturma, kongreler akdetme, maaşla, ücretle ve değişik beklentilerle iş yapma.. evet bunlar rahat şeylerdir. Önemli olan dünyevî, uhrevî beklentilere girmeden hakkı tutup kaldırmak ve bu hayatî vazifeyi ilelebet devam ettirecek hasbî, diğergâm, Allah’a kulluğun ötesinde pâye aramayan “nâr-ı beyzâ” nesiller yetiştirmektir. Bunların en parlak unvanları “Kur’ân talebeliği”dir; onun ötesinde başka bir namla anılmayı da düşünmezler.
b. Mütevazı ve Allah’a Karşı Fakirdir
Kur’ân tilmizi mütevazıdır. O, dış görünüşü itibarıyla bazılarınca miskin, uyuşuk zannedilebilir; değildir, her şeyi aşabilecek halim selimdir; ama Mâbudundan gayrısına boyun eğmeyecek kadar aziz ve kararlıdır. Zaten bir iç dinamizme sahiptir. O böyle bir şeyi şirk sayar. Kur’ân’ın talebesi, zahirde fakir ve güçsüz görünümlüdür. Bu da onun ayrı bir farklı yanıdır; zira onun zaafı ve fakrı Allah’a yükselmesi için iki kanat gibidir. O, aczini, zaafını vicdanında hissettikçe, Cenâb-ı Hakk’a karşı itimadı daha bir artar.