2. Son yıllarda Suud yetkilileri, hac aylarında yaşanan izdiham sebebiyle hacı sayısı adına İslâm ülkelerine hep “kota” uyguladılar. Türkiye’de hac düzenlemesini yapan yetkililer de verilen sayı miktarınca hacı adayının talebini kabul ettiler. İşte bu yoğun ilgi ve alâka nedeniyle talepleri geri çevrilen istekliler, belki de hac farîzasını îfa ve mukaddes beldeleri görme iştiyakıyla başta Diyanet olmak üzere, Başbakan’a, kadar tüm yetkililerin kapısını aşındırmaya başladılar. Hatta bununla kalmayıp yer yer yürüyüşler tertip edip, sokaklarda hak aradılar. Hatta bu arada bazıları ölçüyü muhafaza edemeyip ilgililere, Müslümana yakışmayacak çirkin sözler sarfetmekten tutun da “kâfir, zalim” demeye varıncaya kadar işi ileriye götürdüler. Hâlbuki İslâm tarihi boyunca her zaman izdiham sebebiyle olmasa bile yol emniyetsizliği veya başka bir sebeple hacca gidilemediği de çok olmuştur. Bu durum Asr-ı Saadet sonrası da yaşanmış ve İbn Ömer bir keresinde hacca gidememiştir.
İhtimal, Allah (celle celâluhu) bu Tünel Faciası ile orada vefat edenleri şehitlik mertebesine eriştirirken, burada kalıp gidemeyenlere de “İyi ki gitmemişiz; gitseydik, tünelde ölenlerden biri olabilirdik vs.” dedirtmiştir. Böylece hâdiselerin diliyle Hakîm isminin gereği olarak onlara, gerekli cevap verilmiştir. Ben şahsen hac kayıt zamanı ve sonrası, onların müftülüklere, Diyanet’e yürümelerini, yürüyüp Müslümanın vakar ve ciddiyetini zedeleyen tavırlar takınmalarını, hele hele onlara “kâfir, zalim” demelerini hiç hazmedememiş ve çok utanmıştım. Şimdi de merak ediyorum, Tünel Faciası’ndan sonra bunlar acaba ne diyor ve şimdilerdeki teessüflerini protestolar zamanında söyledikleri ile nasıl telif ediyorlar. Evet, böyle hâdiseler, Bediüzzaman’ın da bir yerde ifade buyurduğu gibi “Beşer zulmetse de, kader adalet eder.”31 prensibini hatırlatıyor.
Dipnotlar
- 31 Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası-2 s.70; Tarihçe-i Hayat s.667 (Risale-i Nur).