Sırat-ı müstakîm, doğru yoldur. İslâm ve şeriat da doğru yoldur. Ve bunların hepsinde ifrat ve tefritten korunmuşluk vardır. Öyleyse bunlar birbirini tamamlayıcı kelimelerdir. Yani İslâm veya şeriat deyince zaten bu kelimenin içinde doğru yol, ifrat ve tefritten uzaklık kasdolunmaktadır. İslâm, en doğru yoldur. Çünkü O, Allah’ın kanunlar mecmuasıdır. Allah’ın çizdiği çizgiden başka doğru yol düşünmek, doğrunun ne demek olduğunu bilmemenin ifadesidir.
Meseleyi bir başka ifade ile anlatacak olursak: Sırat-ı Müstakîm doğru ve geniş bir yoldur. O, ne tarîk, ne sebîl ve ne de menhectir. Sırat-ı Müstakîm, bir taraftan doğru bir şehrâh, herkesin gideceği bir yol, bir taraftan da vicdanî bir mânâdır. O, bizim fikir ve meyillerimizi, üzerinde cereyan ettiği esaslarla bizi tam muradımız olan hayra sevk eden, ilmî-amelî, nazarî-fikrî apaçık bir yoldur.
Şimdi, إِيَّاكَ نَسْتَعِينُ denilip Cenâb-ı Hak’tan yardım istenildiğinde, –insanın gönlündeki hususlar mücerrettir– mutlak mânâda bir yardım kasdolunmaktadır. Hâlbuki اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ ile bu tecrid, tayin edilerek müşahhas hâle getirilir. Bu müşahhas ifadenin altında ise şöyle bir talep sezilmektedir: “Meyil, düşünce ve hissiyatımızı hareket ettirip, bizi muradımızın en hayırlı olanına erdir.. ve bizi ilmî, amelî ve nazarî olarak aradığımıza ulaştır. Bizi dünya hayatında sürçtürme ve rızan istikametinde daim ve kaim eyle…”
Belâgat ilminden az nasibi olan kimse, bu iki âyet arasındaki âhenk ve tenasübü zevk ederek, ruhunda derin bir huzur aydınlığına ulaşır ve bu huzur aydınlığında, dileme ve dilenmenin esas mahiyetini kavrar.