İçeriğe geç

Evet, nimetlerin en büyüğü İslâmiyet’tir. Bu öyle büyük bir nimettir ki; daha büyüğü olamaz ama ne acıdır ki o, azametiyle, şümulüyle günde birkaç defa kendisini gösterdiği hâlde, minarenin dibinde, caminin kubbesinin altında yetişen pek çok kimse bu büyük nimetten istifade edememektedir. Kulaklarının dibinde tarrakalarla “Allah” denmektedir ama maalesef bunu duymamaktadır. Nice Ebû Talipler vardır ki, Ezel ve Ebed Sultanı’nın yaktığı sönmez şûlenin yanıbaşında ve kırk sene onu sinesine bastığı hâlde, ondan bir reşha, bir lem’a alamamış ve istifade edememiştir. Onun içindir ki, nimetin mevcudiyeti kâfi değildir. Nimetle beraber, o nimetten istifade yollarının bahşedilmesi de en az o nimet kadar mühimdir.

İşler iç içe o kadar girift ve o kadar karışıktır ki, in’am fiili Allah’a verilmezse hiçbir zaman meselenin altından kalkılamaz. Bundan dolayı biz in’am fiilini Allah’a vererek şöyle diyoruz: صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ“Onların yoludur ki, Sen in’am ettin.” İn’amı biz edemeyiz, saltanat sahipleri melikler ve mâlikler de edemezler. Ancak o in’amı, mülk ve milk sahibi, her şeyin zimamı elinde, mekân ve zamanlar O’nun Arş’ının yanında, büyük bir çöle nispeten küçük bir halka kadar kalan Allah edebilir. صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ derken bütün hissiyatımızla bunu duyuyor ve ruhumuza da bunu duyurmaya çalışıyoruz.

Bizim nâmütenâhî nimetlere ihtiyacımız olduğu için, Allah’ın bize nâmütenâhî nimetleri olmuştur.. evet, biz ne liyakatımızla ne de iktidarımızla bu nimetleri dört bir yandan celbedemiyoruz. Bütün bunlar ancak Mevlâ’nın lütfuyla oluyor. Nimetlerin O’ndan gelişi bir lütuf olduğu gibi, bu nimetlerden istifade edebilmemizi temin etmesi de ayrı bir lütuftur…

b. Nimet Çeşitleri

201