Cüz’-i ihtiyarî de dediğimiz ‘irade-i cüz’iyye’, esasen haricî vücudu bulunmayan, itibarî bir varlığa sahip insanî bir temayül ve eğilim hissidir. İtibarî vücudu var demek, var-yok gibi bir şey demektir. Bu itibarla, vücud-u haricîsi olmadığından, ona mevcut nazarıyla da bakmıyoruz. Meselâ başımız, kolumuz ve kulağımız vardır; çünkü bunlar yaratılmış olup, haricî vücuda sahiptirler. Hariçte yaratılmayan şey ise, esasen mevcut değildir. Yine meselâ, “İki gözüm var” deriz; çünkü yaratılmıştır ve vardır. Fakat, üçüncü bir gözün varlığını kabul etmiyoruz, zira yaratılmamıştır. Fakat siz, “Benim öyle bir iç gözüm var ki, onunla iki gözün gördüğünden daha ilerisini görürüm.” diyebilirsiniz. Böyle bir vazife icra eden bir iç göz de olabilir; fakat yaratılmış bir vücud-u haricîsi olmadığından, ona “yoktur” da diyebiliriz. Binaenaleyh, hakikatte bir varlığı olmadığı ve yaratılmış bir vücudu bulunmadığı için, cüz’î iradeye de “yoktur” diyebiliriz, fakat fonksiyon, vazife ve neticesini sürekli müşâhede edip durduğumuz bir meyelanı ve âdeta zar gibi incecik bir tercih noktasının varlığını insana isnad etmekle de Allah’a (celle celâluhu) şirk koşmuş olmayız; zaten, Allah (celle celâluhu) da kulun fiillerini bu meyelan ve tercih üzerinde yaratır ve inşa eder.
Cüz’î irade, aslında hiçbir şey, fakat belki de kendine çok şey dedirtecek bir şart-ı âdîdir. Çapı ve ağırlığı, mânâ ve mahiyeti ne olursa olsun, Allah (celle celâluhu), cüz’î iradeyi azîm ve cesîm icraatı için basit, âdî bir şart ve bir sebep kabul etmiştir. İrade-i cüz’iyye çok küçük, basit, zayıf ve dış âlemde yok olmakla beraber, büyük, mükemmel ve kendi üzerinde yaratılan pek mühim neticelerin de sebebi durumundadır.