İçeriğe geç

lamış, hiçbir meziyeti kendinden bilmemiştir. İkramları zikrederken maksadı kendisini nazara vermek değildir; bilakis ağır baskılar altında yaşayan çevresindeki bir avuç insanı manevî açıdan teyit ve takviye etmektir.Gerçekte pek çok ahlakî ve insanî problemin temelinde Allah’tan uzaklaşma, O’nun karşısında alınması gereken tavrı alamama vardır. Zira Allah’ı tanımayan, O’nun büyüklük ve azametini bilmeyenler, kendilerinde bir büyüklük vehmedip gurur ve kibre kapılırlar. İşte bu sebepledir ki, Bediüzzaman Hazretleri eserlerinde baştan sona hep iman-ı billah, marifetullah ve muhabbetullah üzerinde durmuş, isim ve sıfatlarıyla Allah’ı kullarına tanıtmaya çalışmıştır. Evet, Zat-ı Ulûhiyet hakkında derin bir iman şuuruna ulaşan kimse, kalb ve ruhun hayat derecesine çıkacak ve enaniyetten sıyrılacaktır.Aslında kulluğun özü; insanın Allah karşısındaki konum ve durumunu doğru tespit edebilmesi, acz ve fakrını hissedebilmesi, O’nun ‘her şey’ olmasına mukabil kendisinin ‘hiç’ olduğunun farkına varabilmesidir. Bazıları, bunu yanlış anlayıp bir kompleks olarak görebilirler. Hâlbuki falanın filanın karşısındaki durumumuzdan bahsetmiyoruz. Gökleri ve yeri tespih taneleri gibi evirip çeviren kudreti ve iradesi sınırsız Yaratıcı karşısındaki durumumuzu belirlemeye çalışıyoruz. Sonsuz karşısında sıfır olduğumuzu, sahip olduğumuz bütün güzelliklerin O’ndan geldiğini vurguluyoruz.Enaniyetin dar ve boğucu atmosferinden kurtulmak istiyorsak meclislerimizi hep sohbet-i cânânla nurlandırmalı, kendimizi unutarak her şeyi O’na bağlı götürmeliyiz. Gözümüz gönlümüz yalnızca O’nda olmalı. O’nunla ilgisi olmayan meseleler bize ne kadar büyük görünürse görünsün tâli meselelerdir. Esasen tâli meselelerin bir kıymet ifade etmesi de yine O’nunla irtibatlı götürülmesine bağlıdır. Maalesef bazen bir araya geliyor, bazı meseleleri saatlerce müzakere ediyoruz. Fakat uluhiyet hakikatleri konuşulmayınca, sohbet-i cânân olmayınca işin içine enaniyetler, dediğim dedik tavırlar giriyor, gerginlikler yaşanıyor, işin be-

146