İçeriğe geç

amele çevirmelidir. O, bildiği şeylere aksine ihtimal vermeyecek şekilde inanır, imanında tahkike ulaşır ve bilip inandığı hakikatleri de pratiğe dökerse Cenab-ı Hakk’ın teveccüh ve lütuflarına mazhar olur. Amel, imanı da besler. Namaz, oruç, evrad u ezkâr gibi ibadetler, mahiyetini tam kestiremeyeceğimiz şekilde içimizde çok derin bir imana inkılap eder. Hazmedilmeyen, benimsenmeyen, tabiata mâl edilmeyen ve uygulanmayan şeylerin yalnızca nazarî olarak bilinmesi insanı Allah’a yaklaştırmaz. Amelin fayda vermesinin şartı da devamlılığıdır.Yukarıda işaret ettiğimiz gibi, hak yolcuları, farklı farklı yollarla Allah’a kurbet ufkunu kazanmaya çalışmış, bunun için cehd ü gayret sarf etmiş, pek çokları bunu hayatlarının en büyük gayesi bilmiş ve ona göre yaşamıştır. Bütün bu yollar, “lî maallahi vaktün” ile ifade edilen hakikate ulaşma adına önemli birer vesiledir. Meseleye bu zaviyeden bakınca, maiyyet-i ilahiyeye ulaşma hakikatinin çok geniş olduğu görülebilir. Herkes kendi kabiliyet ve donanımına göre farklı bir zaviyeden ona ulaşabilir, onun varidatını duyup zevk edebilir. Her kurbet namzedi, kendi ruh ve kalb aynasının genişliği ölçüsünde onu idrak edebilir; iman ve marifetullahtaki derinliği, ibadet ü taatindeki ciddiyeti ölçüsünde mesafe katedebilir. Yeter ki bu istikamette bir cehd ü gayret ortaya koysun.İnanan her ruh bu ufku yakalamaya çalışmalı, özellikle de önemli bir misyon yüklenen insanlar. Onlar, Cibril hadisinde ifadesini bulan iman, İslam ve ihsan hakikatlerini zirvede temsil etmenin peşinde olmalıdırlar.98 Çünkü imanı tamam olmayan bir insanın yapacağı iman hizmetinden bir şey beklenemez. İslam’ı düşe kalka götüren biri, başkaları üzerinde müessir olamaz. İhsan şuuruna ulaşamamış birinin din adına deyip ettikleri gürültüden ve dedikodudan öteye geçemez; yalanın, aldatmanın, riyanın ve gösterişin sesi soluğu olabilir. Böyleleri, söz ve amel ikiliğinden

131