Buraya kadar arz ettiğimiz hususları şöyle ifade etmek de mümkündür: Cenâb-ı Bârî’nin tayin, takdir ve tecellîlerinde belli safhalar söz konusudur. Birinci safha itibarıyla Hazreti Alîm ü Allâm’ın o muhît ilminde bütün eşya ve mâverâ-i eşyâ –dîk-ı elfâz mülahazasına verin– mücmel bir şekilde ve bir küll halinde mevcut idi. Bu biraz da her şey ve her nesneyi hâricî vücud nokta-i nazarından duyup değerlendirenler için söz konusudur. İşte bu ilk safhaya “şuûnât-ı sâbite”, “itibârâtı sâbite”; bâdemâ ilk belirleme faslına da taayyün-ü evvel denmiştir. İkinci safhada –bu da yine bize göre– her şey sâbit aynlar hâlindedir ama, bunların arasında bir temyîz ve tafsîl de söz konusudur. Bu merhalede mâhiyetler, husûsî donanımlar daha belirgin şekilde ortaya çıktığından bu fasıldaki zuhûrâta, tecelliyâta da taayyün-ü sânî veya a’yân-ı sâniye denmiştir. Üçüncü safhada eşya artık vücûd-u hâricîleriyle de vardır ki buna da taayyün-ü hâricî demeyi tercih etmişlerdir.
İşte bu son safhadadır ki, her şey ilmî bir program çerçevesinde, halk, ibdâ, inşâ, ihyâ, imâte, terzîk hakikatini haykırmakta ve sıfât-ı sübhaniyeye tercümanlıklarını seslendirmektedir. Burada meseleye vahdet-i vücud nazariyesi açısından yaklaşanlar, “Hâriçte mevcûd olan eşya ve hâdiselerin kendileri olarak mevcûdiyetlerinden söz etmek mümkün değildir” derler. Aslında, zevkî, hâlî ve duyuş keyfiyeti açısından böyle bir mülâhazayı kabul etmekte mahzur olmasa da, nazarî ve felsefî vahdet-i vücud (panteizm) düşüncesini kadîmden bu yana Sünnî ulemâ reddetmiş ve konuyu yukarıdaki mütalâalar çerçevesinde vücûd-u aslî ve vücûd-u zıllî şeklinde değerlendirmişlerdir ki, onların حَقَائِقُ الْأَشْيَاءِ ثَابِتَةٌ1 düsturları da bu hakikatin unvanı olagelmiştir.
Dipnotlar
- 1“Kâinatın varlığı kesindir.” (Ömer en-Nesefî, el-Akâid s.1)