İçeriğe geç

Vâkıa, yukarıda da geçtiği gibi, bazıları Hakk’ın Hak için zuhûruna feyz-i akdes, O’nun hâricî vücud açısından tecellîsine –vücûdiye telakkisine göre zuhûruna– da feyz-i mukaddes demiş ve bu tabirlere de oldukça farklı mânâlar yüklemişlerdir. Bu telakkiye göre feyz-i akdes açısından a’yân sâbit olduğu gibi, feyz-i mukaddesin taalluk alanı olan hâricî vücud itibarıyla da mevcut ve sâbittir. Böyle bir mülâhaza ise, öteden beri Cebriye ve Kaderiye fırkaları açısından değişik münakaşalara sebebiyet verecek şekilde yorumlanmış ve çok olumsuz iftiraklara müeddî olmuştur. Ne var ki, bu sâbit aynlara kaderin ilim nev’inden olduğu zâviyesinden bakınca münakaşaya mahal olmadığı görülecektir. Evet, Bediüzzaman’ın da dediği gibi: “Kader ilim nev’indendir, ilim ise mâlûmâta tâbidir. Yani herhangi bir şey nasıl meydana gelecek, kader ona öyle taalluk eder. Tâbir-i diğerle, ilmin düsturları, malum olanı hâricî vücud nokta-yı nazarından idare etmek için değildir; zira malumun zâtı ve vücûd-u hâricîsi kudrete istinad etmekte ve iradeye bakmaktadır.”2 Bu inceliği göremeyenler a’yân-ı sâbitede bir cebir mülahazası var olduğunu düşünerek gereksiz yere münakaşalara girmişlerdir.

Burada taayyünatla alâkalı İmam Rabbânî Hazretleri’nin mütalâalarını da icmâlen arz etmeden geçemeyeceğim. Hazret, taayyünü, “lâ taayyün”, “ilmî taayyün” ve “vücûdî taayyün” şeklinde ele alarak şunları söyler: Lâ taayyün, Zât-ı Akdes’in vasf-ı mümeyyizi; taayyün-ü evvel Hakikat-i Ahmediye; taayyün-ü sânî’ye gelince o da risâlet ve mesajıyla Hakikat-i Muhammediye (aleyhi ekmelüssalât)’dir. Hakikat-i Muhammediye, sebeb-i hilkat-i kâinat olmanın berisinde, misyon ve fonksiyon açısından ise onun ötesindedir.

234