Şimdi kendisine böyle bakan, durduğu yeri, konumunu, Allah’la münasebetini çok iyi belirlemiş ve kendisini sıfırlamış bir insan, Cenâb-ı Hak’tan gelen ikramların kendisine göre olmadığını anlar. Gelen nimetler karşısında onun duygu ve düşüncesi ise şöyledir: “Ben öyle bir mahlûkum ki, bana atlastan bir elbise gönderiyorlar. Hâlbuki bunun ne keyfiyeti, ne deseni ve ne de değeri bana göredir. Öyleyse bu, benim için bir ikramdır.” Aynı mülâhazalar Mektubat’ta da şu misalle ifade edilir: “Nasıl ki murassa’ ve müzeyyen bir elbise-i fâhireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese: ‘Maşaallah çok güzelsin, çok güzelleştin.’ Eğer sen tevazukârane desen: ‘Hâşâ!.. Ben neyim, hiç. Bu nedir, nerede güzellik?’ O vakit küfran-ı nimet olur ve hulleyi sana giydiren mâhir sanatkâra karşı hürmetsizlik olur. Eğer müftehirane desen: ‘Evet ben çok güzelim, benim gibi güzel nerede var, benim gibi birini gösteriniz.’ O vakit, mağrurane bir fahirdir. İşte fahirden, küfrandan kurtulmak için demeli ki: ‘Evet ben güzelleştim, fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir, benim değildir.’”12
İşte bu, tahdis-i nimet mülâhazasıdır. Meseleye bu şekilde yaklaştığınız takdirde zannediyorum, fahre girmeyeceğiniz gibi, nimet-i ilâhîyi de inkâra gitmemiş olursunuz.
İkram İstidraca Dönüşmesin
Dipnotlar
- 12 Bediüzzaman, Mektubat s.416-417 (Yirmi Sekizinci Mektup, Yedinci Mesele).