İçeriğe geç

Meselenin kendimize değil, başkalarına bakan yönü ise şudur: Bizler peygamber değiliz; insanların içlerini de bilemiyoruz. Ne iyilikleri hakkında ne kötülükleri hakkında kesin hüküm vermemiz doğru olur. Allah Resûlü birisi hakkında sahabinin “O iman etmemişti!” demesine karşılık çok kızmış ve “Nereden biliyorsun, yarıp kalbine mi baktın?”14 buyurmuştu. Bir başkasının, Efendimiz’in de çok sevdiği Osman b. Maz’un için söylediği “Ne mutlu sana, Cennet’e gidiyorsun!” sözünü duyduğunda, “Ne biliyorsun? Ben Allah’ın peygamberi olduğum hâlde bilmiyorum, sen nereden biliyorsun?”15 demiştir. Bu iki misal, bize insanların imanını bilip bilmeme veya imanları hakkında söz söyleyip söylememe mevzuunda bir sınırlandırma getiriyor. Dolayısıyla hüküm veremeyiz biz. Onun için İslâm dinine açık bir kültür ortamında neş’et etmiş, iradesiyle kendini bu işte bulmamış, bir tercihte bulunmamış kişilere dahi olsa “Siz ‘أٰمَنَّا’ demeyin, ‘أَسْلَمْنَا’ deyin!” dersek saygısızlık yapmış oluruz.

Ama iman ettiği hâlde bir türlü levsiyattan çıkamayan kişilere özel olarak ve tamamıyla uyarı mahiyetinde “Sen أٰمَنَّا ufkuna ulaşamamışsın, tevhide ayağını basamamışsın, beyhude أٰمَنَّا deme, senin demen gerekli olan şey أَسْلَمْنَا’dır.” demek mahzursuz sayılabilir. Tabiî bu herkes için geçerli değildir.

15