Cenâb-ı Hakk’ın nimetlerini O’ndan bilmek, ihsanları O’na izafe ederek hatırlamak bir şükr-ü manevîdir. Bu da, o türden nimetlerin ziyadeleşmesine vesile olur. O’nu görmezlikten gelmek ise nankörlüktür. Nankörlük de azab-ı ilâhîyi gerektirir ve nimetin inkıtâına vesile olur. Hususiyle “enaniyet asrı” diyebileceğimiz içinde yaşadığımız zaman diliminde, insanlar pohpohlanmak, övülmek için bahaneler arıyorlar. Her şey bir çalıma, kuruntu ve riyaya bağlanmış gidiyor ve her yerde bir havâîlik hâkim. Bu havâîliğe karşı ciddî olmak iktiza ediyor.
Eğer insanın davranışları, azmi, cehdi ve tercihi herhangi bir şeyin meydana gelmesi için bir sebepse ve buna bir değer atfedilecekse bunu öbür âleme bırakmalı. Burada onlara değer atfettiğimiz zaman hiç farkına varmadan, işi o işin asıl sahibinden koparmış ve kendimize mâletmiş oluruz. Bunda da bir şirk-i hafî vardır. وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ“Sizi de, yaptığınız şeyleri de yaratan Allah’tır.”1 ilâhî beyanı bize bunu ifade ediyor. Bu sebeple başkalarını takdir edenler, takdir ederken temkinli olmalılar; hem fiilleri asıl Sahibinden koparmamaları, hem de takdir ettikleri insana zarar vermemeleri açısından dikkatli davranmalılar.
Dipnotlar
- 1 Sâffât sûresi, 37/96.