Bediüzzaman Hazretleri’nin de ifade ettiği gibi, Cenâb-ı Hakk’ın teveccühü sıfatlara göredir. “Meselâ, sabrın mükâfatı zafer; atâletin mücâzâtı sefalet; sa’y ve sebatın sevabı da servet ve galebedir.”13 Öyleyse, sa’y ve gayrete sarılan, teşriî emirlerle beraber tekvinî emirleri okumasını da bilen kim olursa olsun, Cenâb-ı Allah onu muvaffak eder. Dolayısıyla, tekvinî emirlere itaat eden kimse, inançsız bir insan da olsa, kevnî hakikatleri görmezlikten gelen Müslümana galebe çalar.
Bir kâfirin her sıfatının küfründen neş’et etmesi lâzım gelmediği gibi, bir Müslümanın, bazı sıfatları da dinî disiplinlere uygun olmayabilmektedir. Âcizlik, yeis ve çaresizlik birer küfür sıfatı olmasına rağmen bunların bazı mü’minlerde bulunması da ihtimaldir. Celâdet, şecâat ve şehâmet de birer mü’minlik şiârı olduğu hâlde, bazen inançsız bir insan da bu sıfatlara sahip olabilmektedir.
Şayet, Allah Teâlâ sadece güzel sıfatlara değer veriyorsa, korkaklık, miskinlik, ümitsizlik ve çaresizliğe teveccüh etmiyor ve bu çirkin vasıfları üzerinde barındıranlara merhamet nazarıyla bakmıyor demektir. Bir mânâda, âciz ve miskin kimseler “kendi hâllerine bırakılmış ve terk edilmiş” zavallılardır. Böyle bir “bırakılmışlık” ise, “Allahım beni göz açıp kapayıncaya kadar dahi olsa nefsimle baş başa bırakma!” diye dua etmesi, heva ve hevesinin insafsızlığına terk edilmemek için yakarışta bulunması beklenen bir mü’mine yakışmayan bir sıfattır. Evet, mü’min ümitli, gayretli, azimli ve Cenâb-ı Allah hakkında hüsnüzanlı olmalıdır.
Sözlerimizi yine Mehmet Âkif’in yanık nağmeleriyle bitirelim:
Dipnotlar
- 13 Bediüzzaman, Mektubat s.537 (Hakikat Çekirdekleri).