Haddizatında, nazarîden amelîye geçiş meselesi bir yönüyle ilâhî ahlâk ve ilâhî icraatla irtibatlıdır. Belki aynı kelimeleri ve aynı terminolojiyi esrâr-ı rubûbiyet ile alâkalı mevzularda kullanmak uygun düşmeyebilir; fakat, nezd-i ulûhiyete ait meselelerin de nazarî yanlarının bulunduğunu söylemek yalnış olmasa gerektir. Evet, geçmiş ve gelecek her şey bizim bilemeyeceğimiz bir program çerçevesinde Levh-i Mahfuz’da nazarî olarak kayıtlıdır. Bunlar daha sonra bir mânâda amelî sahaya aktarılmakta, Levh-i Mahv u İsbat’a dökülmektedir. Akabinde ise, Allah Teâlâ, hâdiseleri çok çeşitli kıyafetler içerisinde, çok farklı kalıplarda ve değişik şekillerde ortaya koyarak müşahitlerin nazarlarına sunmakta ve onlarda her zaman yeni bir heyecan uyarmaktadır.
“Levh-i Mahfuz”; Allah tarafından üzerine maddî-mânevî, canlı-cansız her şeyin kayıt ve tespit edildiği mânevî bir levha veya bütün bu hususlara bakan ilm-i ilâhînin bir unvanıdır. Onun için herhangi bir tebeddül ve tagayyür söz konusu olmadığından ötürü ona “Levh-i Mahfuz” denilmiştir. Bu mânevî âlem, hem bu dünya ve ondaki mevcudatın, hem de ukbâ ve ötesindekilerin bütün vasıflarıyla içinde bulundukları mânevî bir defter-i muhîttir.