Meselenin bir diğer yanı, Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) zühdü ve dünya karşısındaki duruşudur. Gerçek İnsan-ı Kâmil, zühde bağlı bir hayat sürme, istikbal endişesi taşımama, mal mülk biriktirmeme ve tûl-i emele girmeme husûsunda, ailesine yiyecek alabilmek için zırhını rehin verecek kadar titiz yaşamıştır. Hâlbuki, dileseydi mal mülk sahibi olabilirdi ve kimseye borçlanmak zorunda kalmazdı; fakat, O dünyayı sadece bir misafirhane olarak görmüş, onun güzelliklerinden sarf-ı nazar etmiş ve asıl ebedî âleme ait işlere alâka göstermiştir. Habîb-i Edîb (aleyhissalâtü vesselâm) Efendimiz, “Benim dünya ile ne alâkam olabilir ki?!. Şu yeryüzündeki hâlim, bir ağacın altında gölgelenip azıcık dinlendikten sonra yoluna devam eden yolcunun hâline benzer.”14 buyurmuş ve mübarek şahsî hayatı itibarıyla hiçbir zaman yarınları düşünmemiş, gelecek günler için herhangi bir maddî hazırlık peşine düşmemiştir. Mezar taşlarına nakşedilmesiyle meşhur şu sözler, Allah Resûlü’nün dünyaya bakışının hulâsası gibidir:
Evet, bir kefenlik sermayesinden dolayı mağrur olma cinnetine düşmeyenler, dünyaya bir misafirhane olarak bakar ve bu hayata değil, ebedî âleme, o âlemin vüs’ati, derinliği ve ebediyeti ölçüsünde alâka gösterirler. Ecelin ne zaman geleceği belli olmadığından dolayı da ölümün her an kapılarını çalabileceğinin şuuruyla yaşarlar. Bir Arap şairinin ifadesiyle,
Dipnotlar
- 14 Tirmizî, zühd 44; İbn Mâce, zühd 3; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/301, 391.