Cenâb-ı Hak, uzlet ve riyazet yolunu katı bir ruhbaniyete dönüştürerek bir çıkmaz sokak hâline getiren kimseleri şöyle anlatmaktadır: “Sonra bunların ardından peş peşe peygamberlerimizi gönderdik. Özellikle Meryem’in oğlu İsa’yı arkalarından gönderdik, kendisine İncil’i verdik ve ona uyanların kalblerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Uydurdukları ruhbanlığı ise Biz kendilerine farz kılmadık, lâkin Allah’ın rızasına nail olmak için kendileri icad ettiler. Kaldı ki ona gereği gibi de riâyet etmediler. Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik, onların çoğu ise büsbütün yoldan çıkmışlardır.”2
Kısaca mealini verdiğim bu âyete göre, aslında ruhbaniyet Hazreti İsa’nın dininde de farz değildir. Ne var ki, Hristiyanlığın bazı müntesipleri bu mevzuda iki kez yanlışlık yapmışlardır. Önce, Allah’ın emretmediği bir şeyi nefislerine vacip kılmışlar; sonra, Yüce Yaratıcı’nın rızasını kazanma niyetiyle çıktıkları yolda fıtrata ters düştüklerinden dolayı, nefislerine vacip kıldıkları o şeyin hakkını da verememişlerdir.
Dahası, Cenâb-ı Hakk’ın vaz’ettiği dinin özündeki dengeden uzaklaşma ve fıtrat kanunlarını gözetmeme neticesinde ifratlar tefritleri takip etmiş ve çeşit çeşit ruhbanlık anlayışları başgöstermiştir: Değişik çilelerle insan vücuduna eziyet vermekten Rabb’i sevmeye aykırı bularak vücut temizliğini ruhun cenabeti saymaya, evlilikten kaçınmayı ve bir köşeye çekilmeyi en güzel ahlâkî değer şeklinde yorumlamaktan aile fertleri arasındaki muhabbet ve hürmete dayanan her türlü münasebetin yasaklanmasıyla Hakk’ın rızasının kazanılacağına inanmaya kadar farklı farklı ruhbaniyet telâkkileri ve ekolleri gelişip yayılmıştır.
Dipnotlar
- 2 Hadîd sûresi, 57/27.