İçeriğe geç

Günümüzde enaniyet çok ileri gittiğinden, ehl-i ilhad ve ehl-i dalâlet, “o yaptı”, “o etti”, “o kazandı”, “ben yaptım”, “ben yarattım”, “ben başarılı oldum”… gibi tevhid akidesine zıt laflarla bu meseleyi o kadar yaygınlaştırdılar ki bir hadis-i şerifin ifadesiyle mülhidler onun altında kaldı ezildi, mü’minler de radyoaktif tesiriyle zükâm (nezle) oldular. Öyle ki camideki imamda da, müezzinde de, vaizde de, hatipte de onun radyoaktif tesiri görülmeye başladı. İşte enaniyetin böylesine azgınlaştığı, gulyabani hâline geldiği bir dönemde zannediyorum kendimizi bu mevzuda çok iyi sorgulamamız gerekiyor. Az önceki misalle ifade edecek olursak, diyelim ki, bir yerde konuşma mevkiini ihraz eden bir kişi, yapacağı konuşma öncesi, hüsnü niyetle, çok samimi bir şekilde ellerini açmalı ve “Allahım! Konuşacağım şeyler içinde Seni nazara vermeyip kendimi ifade edecek söz ve beyanlar olacaksa canımı al ama o işi bana yaptırma!” diyecek kadar mert olmalıdır. Ve yine “Allahım! Seni anlatmayan sözlerimde beliğ ve fasih bir şekilde gürül gürül konuşmaktansa; kem küm etmeyi tercih ederim.” diyecek kadar o mevzuda cesur olunmalıdır. Çünkü bizim meselemiz hamasî destanlar kesme değil; gönüllere Allah’ı duyurma, kalblere Allah’ı sevdirme meselesidir.

İşte zannediyorum bütün bunlarda nefis dışlandığı zaman ortaya çıkacak hakikat murad-ı ilâhî olacaktır. Burada Niyazi Mısrî’nin şu beytini hatırlayabiliriz:

“Ben sanırdım âlem içre bana hiç yâr kalmadı

Ben beni terkeyledim gördüm ki ağyâr kalmadı”

221