İçeriğe geç

İnsanoğlu, çepeçevre madde ile sarılı bir dünyada varlığa erdiği için, ilk defa “duyu organları” ile tespit ettiği şeylere inanır; sonra da bunların ifade ettiği mânâlarla, benliğinin boynuna dolanmış tasmayı kırarak, vicdanındaki hakikati görmeye çalışır. Ne var ki, bazen bu ince zincire takılıp kalanlar ve hayatlarının sonuna kadar, bir adım bile ilerlemeye muvaffak olamayanlar da az değildir. Onun içindir ki, etrafımızı saran eşya, her ele alınışında bir kitap gibi okunmalı ve bir koro gibi dinlenmelidir. Okunup dinlenirken de, kitabı yazandan, senfoniyi idare edenden gaflet edilmemelidir. Aksine, vicdanında hakikatin soluklarını duymadan, kâinatı didik didik eden ve delillerde boğulan budala, hiçbir zaman O’nu bulamayacağı, huzuruna eremeyeceği gibi; O’nun beyan ve kitabıyla göz ve kulağındaki perdeleri delip, vicdanındaki hakikate yükselemeyen tali’siz ruhlar da, O’nu tanıyamayacaklardır.

Ey varlığıyla varlığımızı ışıklandıran, gözlerimize nurlar serpip, bizleri nefsanî karanlıklardan kurtaran Rahmeti Sonsuz! Eğer Senin, kâinatları aydınlatan bu ezelî ışığın olmasaydı, bizler, hiçbir şeyi doğru göremez ve hiçbir isabetli hükme varamazdık. Biz hepimiz, Senin inayetinle varlığa erdik –inayetin başımıza taç olsun!– Senin bildirdiklerinle gerçeği öğrendik! Eğer lütfedip de varlığını ruhlarımıza duyurmasaydın, nereden Seni bilecek, nereden itminana erecektik..?

161