İnsan neslinin hatta bütün canlıların tükenmemesi ve milletinin devam etmesi için, Cenâb-ı Hak bir kanun koymuştur. Fakat bu fıtrat kanununun içine bir de peşin ücret mânâsına bir zevk ve lezzet yerleştirmiştir. Eğer bu ücret peşinen o muamelenin içine yerleştirilmeseydi ve tam aksine bu hareket insanın nefret ettiği bir hususla telafi edilseydi, hiçbir neslin devamı düşünülemezdi.
Bütün bunlarla anlaşılıyor ki, neslin devamı kanununu kim vaz’etmişse, o peşin ücreti de o vaz’etmiştir. Vaz’ederken de, fıtrî ve yaratılışa uygun vaz’etmiştir. Öyleyse fıtratı yaratan da O Zât’tır.
İşte Cenâb-ı Hak, birbirleriyle bu denli münasebettar nimetleriyle bizi perverde edip soframızı donatıyor, sonra da hava kararıp bir fırtına esiyor. Ardından da bu ihtimamla hazırlanmış sofra altüst oluyor. Ölüm rüzgârı esiyor, ya bizi ya da o nimetleri alıp götürüyor. Demek ki burada bize takdim edilen nimetler sadece geçici ve fâni dünya için verilmiyor. Nasıl ki, burada verdiği nimetler arasında bir münasebet varsa, bütün bu nimetlerin münasebettar olduğu başka ve daha büyük bir nimeti de vardır. Burada tattırdıkları da sadece diğerlerini teşvik içindir. Yani bu dünyadaki nimetler, ahirette verilecek olanlar için bir numuneden ibarettir. Ve asılları orada verilecektir. Dünyadaki bu münasebeti kabul ettikten sonra, ahiretle olan münasebeti kabul etmemek akıl kârı değildir.
Cenâb-ı Hak bu âlemle öbür âlemi, birbirine muttasıl ve çok ciddî bir rabıta ile alâkalı olarak yaratmıştır.
Varlık, varlıktaki ölçü ve mizan, bütün nimetler ve güzellikler öbür âlemdeki mânâlarına işaret ederken belâ, musibet ve ızdıraplar da müstahakları için öbür âlemde aynılarının olacağına delâlet ederler.