Burada hemen akla, “Bu takdir, sade bir mârifet midir, yoksa bütün organları, insandaki latîfeleri de içine alır mı?” sorusu gelebilir. Nasıl ki muhabbet, mârifetin bağrında boy atar, gelişir; sevgi, bilmeye bağlıdır. Aynen öyle de şayet kalbde Allah’a karşı haşyet yani saygı eksenli bir korku duygusu oluşmuşsa böyle bir saygı duygusunun arkasında öncelikle bilme vardır. Sonra bilginin mârifet ve vicdan kültürü hâline dönüşmesi ve neticede tabiata mâl olup insan tabiatının bir derinliği hâline gelmesi söz konusudur. Mü’minin bu mertebeden sonra yapacağı ubûdiyetler, onda bir yönüyle iç sâiklerle meydana gelen hâdiseler hâline gelecektir. Yani onun, سُبْحَانَ اللّٰهِ وَبِحَمْدِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ الْعَظِيمِ، اَللّٰهُ أَكْـبَـرُ كَبِيرًا وَالْحَمْدُ لِلهِ كَثِيرًا وَسُبْحَانَ اللّٰهِ بُـكْرَةً وَأَصِيلًا “Sübhân’dır Allah, her türlü eksiklikten münezzehtir. Yüce şanına yaraşır şekilde hamd olsun O’na. Azamet tahtının O yegâne Sultanı, en güzel şekilde tesbihe lâyıktır. Büyük Allah’tır. Bütün hamd ü senalar O’na mahsus ve O’nun hakkıdır. Sabah-akşam tesbihlerle anılmaya lâyık yegâne Zât O’dur.” demesi sadece emredildiği ve tavsiye buyrulduğu için olmayacaktır; bilakis eşya ve hâdiseleri süzerken, Kudret-i Kâhire’yi, İrade-i Bâhire’yi mütalâa ederken bu takdir ifadeleri, emre itaat duygusunu aşkın bir buudda gönlünün coşmasıyla onun içinden hemen kopup gelecektir.