Bu açıdan denilebilir ki, bir mü’min, nazarî plânda Kudret-i Kâhire’yi, İrade-i Bâhire’yi, Meşiet-i Sübhaniye’yi takdir hisleriyle ifade edebilir. Fakat asıl mesele, onun, bu takdiri bir iç meselesine dönüştürmesi, onu benliğine mâl etmesidir. Aksi takdirde o, sadece emredildiği için veya kendisine bir hatırlatma yapıldığı yer ve zamanlarda tazim ve takdir hislerini ifade edecektir. Tefekkürle vicdanında mârifet peteği oluşturmuş inanan gönüllerdir ki, hayatlarının her safhasında, hatta onların bazıları hayatlarının hemen her ân-ı seyyalesinde tâzim ve takdir hisleriyle dolar dolar boşalırlar. Mesela ilâhî kudret ve azametin tecellîsini müşâhede ettiği bir hâdiseyle karşı karşıya geldiği zaman, o hâdise, ona hemen, سُبْحَانَ اللّٰهِ“Allah’ı (celle celâluhu) her türlü eksiklik ve noksanlıklardan tesbîh u takdis ediyorum.” dedirtir. Yerinde âdeta tepeden tırnağa nimetlerle serfiraz olduğunu görür gibi olur; olur da o zaman hemen, اَلْحَمْدُ لِلهِ حَمْدًا كَثِيرًا “Hadsiz hamd ü senalar Allah içindir.” hamd ü senasıyla gürler. Yerinde de Allah’ın (celle celâluhu) azamet ve ululuğuna delâlet eden o icraât-ı azîme-i cesîme, nazarında tüllendiği zaman, اَللّٰهُ أَكْـبَـرُ “Yegâne büyük Allah’tır.” zikriyle soluklanır.
Nitekim Recâizâde Mahmut Ekrem’in dediği gibi, “Bir kitabullâh-ı âzamdır serâser kâinat / Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.” Yani mü’minin hangi harf karşısına çıkar ve ona Allah’ı nasıl ifade ederse, o da ona göre bir ifade tarzında bulunur. İşte asıl mesele, asıl takdir de budur. Burada önemli olan husus, Allah’a karşı hissedilen takdiri, bir vicdan meselesi hâline getirmektir.