Öte yandan, bizi yaratan Hâlık-ı Âzam, bizi kendisine teveccühe sevk edecek istidat ve kabiliyetleri de içimize yerleştirmiştir. Mesela Allah’a teveccüh ettirip yaklaştıracak önemli vesilelerden biri olan muhabbet ve korku hisleri bunlardandır. İnsan bu iki duyguyu yerinde kullandığı ve gerçek sahibine tevcih edebildiği takdirde, bunlar onun için saadet ve huzur kaynağı olacaktır. Zira Allah korkusuyla kalbi tir tir titreyen ve ümitlerinin temelinden yıkılacağı endişesini taşıyan kimse, bu sıkıntılarından kurtulma adına yine Allah’a müracaat edecektir. Aslında, insanı Allah’a yönlendiren böyle bir korkunun derinliklerinde büyük bir lezzet vardır. Korkuda bu kadar lezzet olursa, muhabbetin lezzetini varın siz düşünün.
Allah’a kulluk, böyle büyük bir korkunun yanında, aynı zamanda büyük bir muhabbetle yapılır. Esasında ibadet dediğimiz vazife de bir bakıma birbirine zıt gibi görünen bu duyguların karışımından ibarettir. Zira kulluğun içinde, hem korkudan ummanların çağladığını hem de muhabbetin dalga dalga mevcelendiğini; hem derin bir saygının ruhu sardığını hem de sınırsız bir huzurun esip durduğunu müşahade ve mülâhaza etmek mümkündür.
Acziyetini ve küçüklüğünü idrak edemeyen, rahmet ve ümidin ne kadar kıymetli olduğunu bilemeyen talihsizler, ibadetin neşvesini kavrayamazlar. Evet, ibadetin ruhunda hem yüzü yere sürme, Allah’ın rahmetine bel bağlama ve ümitlenme hem de ümitle beklediği şeyleri kaybetme endişesiyle tir tir titreme vardır. Endişeyle neş’eyi bir araya getirdiğiniz zaman, Mevlâ’nın huzurunda olduğunuza inanabilir, havf-reca dengesini kurmuş sayılabilirsiniz. Bu sebepledir ki burnunu dikip gezen mütekebbirler, korku nedir bilmeyen nikbinler, kuruntulara bağlananlar, ümitsizlik içinde yaşayan me’yuslar ve kulluk şerefindeki ulviyetin ne demek olduğunu idrak edemeyen zavallılar hiçbir zaman bu neşve ve bu huzuru duyamazlar.