Zekât, günümüz hukuk sistemleri içinde bir yönüyle vergiye benzemektedir. Dolayısıyla meseleye, bir de günümüz vergi hukuku açısından bakacak olursak, benzer uygulamaların bugünkü hukuk sistemlerinde de uygulandığına şahit oluruz. Mükellef olduğu hâlde vergi kaçıran kimselere, hiçbir beşerî sistem lakayt kalamaz ve mutlaka alacağını tahsil yoluna gider. Vergisini zamanında vermeyen veya kaçırma yollarına tevessül edenleri de cezalandırmayı ihmal etmez. Bu, bazen para cezası olarak tezahür ederken, bazen de hapis olarak kendini gösterir. Çünkü devletlerin ayakta kalabilmeleri ve kendilerinden beklenilen yatırımları yapıp halklarına sosyal güvence verebilmelerinin oldukça önemli bir kaynağı, mükelleflerden alınan bu vergilerdir.
Günümüz sistemlerinde, vatandaşlık borcu olarak değerlendirilen ve eda edilmediğinde değişik cezaların gündeme geldiği vergilerin, İslâm’da ayrı ve birçok yönüyle kendine mahsus özellikler kazanıp, dinin üzerine bina edildiği bir esas ve vazgeçilmez bir ibadet olarak zekât şeklinde zuhur ettiğini görmekteyiz. Dolayısıyla zekât vermeyenlere karşı alınan tavırlar, yalnızca İslâm’ın ortaya koyduğu müeyyideler değil, her sistemin, geleceği için uygulaması zaruri olan bir şeydir. Aradaki fark, işin mânevî cephesi ve ahiretteki durumdur.
2. Uhrevî Ceza
Gaybın anahtarları Allah’ın katındadır ve insanın ona muttali olması mümkün değildir. Ahiret, bizim açımızdan gayb hükmündedir. Ancak Allâmu’l-Guyûb olan Yüce Mevlâ, o âlemle ilgili bize malumat vermiştir. Bunlar arasında, zekât vermeyenlerin durumuyla ilgili olanlar da vardır. Mesela bir âyette şöyle buyrulmaktadır:
“Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele!”344
Şu âyet-i kerime de zekât vermeyenlerin ahirette dûçar kalacakları durumu tasvir etmektedir: