Evet, talim-i esmâ, tafsilen Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilham buyrulmuştur. Ne mutlu O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem), ne mutlu bize! Esasen ulûm ve fünûn-u müsbete de, yine talim-i esmâ unvanı altında anlatılmaktadır. Büyük Mürşid’in de dediği gibi şu âyetin, insanın câmi istidat ve kabiliyeti cihetiyle mazhar olduğu bütün ilmî kemalât ve fennî terakki ve sanat harikalarını “talim-i esmâ” unvanı ile ifade ve tabir etmesinde, şöyle latîf ve ulvî bir remiz var ki: Her bir kemalin, her bir ilmin, her bir terakkinin, her bir fennin âli bir hakikati var ve o hakikat, ilâhî bir isme dayanıyor. Yoksa, her şey, yarım yamalak bir suret ve nâkıs bir gölgeden ibaret kalır.
Meselâ hendese bir fendir. Onun hakikati Cenâb-ı Hakk’ın Adl ve Mukaddir ismine yetişip, hendese aynasında, o ismin hikmet dolu cilvelerini bütün ihtişamıyla müşâhede etmektir. Tıp bir fen ve bir sanattır. Onun hakikat ve son sınırını yakalamak ise, o Mutlak Hekîm’in “Şâfi” (dertlilere şifa veren) ismine dayanıp, o Yüce Yaratıcı’nın yeryüzü çapındaki geniş eczanesinde, O’nun rahmetinin cilvelerini görmek ve hakikî şifâ verenin O olduğunu bilmekle kabildir.
Bunun gibi, sair fen ve sanatlar da her biri, Allah’ın nurlu isimlerinden birine dayandırıldığı, daha doğrusu dayalı oluş keyfiyeti sezildiği ölçüde, önü açılacak, tıkanıklığa maruz kalmayacak ve gerçek değerleriyle bilineceklerdir. Yoksa, faraziye ve nazariyelerin karanlığında, varılsa varılsa evhâma varılır.4
Her şeyin doğrusunu en iyi bilen O’dur.
Dipnotlar
- 4 Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler s.344 (Yirminci Söz, İkinci Makam, Bir Nükte-i Mühimme ve Bir Sırr-ı Ehemm).