Tarihçilerin bize verdiği bilgiye göre, o gün tam otuz üç kişiyi öldürmüş, sonra şehit olmuştu. Düşünün ölen müşriklerin yarıya yakınını o haklıyor, sonra da vücudu paramparça hâle getiriliyordu. Kız kardeşi Safiyye, onun mübarek nâşının üzerine abanıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyor, kim bilir belki bir taraftan da vücudundan kopan parçaları toplamaya çalışıyordu. Evet, bir taraftan Hz. Hamza’nın hâli, diğer taraftan Allah Resûlü’nün halası Zübeyr’in anası olan Safiyye’nin hâli İki Cihan Serveri’ne çok dokunuyor ve O’nu rikkate getiriyordu.
Müslümanlardan yaralanmayan kalmamıştı. Altmış dokuz kadar da şehit verilmişti. Medine’ye dönüşte herkes kendi yakını için gözyaşı döküyordu. Ölenler için ağlanıyor, yaralananlar için ağlanıyor ve yaralanıp da evinde ölenler için feryatlar yükseliyordu. O hengâmede unutulan birisi vardı ki, ona gözyaşı döken yoktu. Şehitlerin Efendisiydi ama, onun için kimse ağlamıyordu. İşte bu manzara Allah Resûlü’nü tekrar rikkate getirdi. Dudaklarından dökülen sözler âdeta kırık bir kalbin iniltileri gibiydi: “Fakat Hamza’nın ağlayanı yok!” buyurdu. Sa’d b. Ubâde bunu duyunca beyninden vurulmuşa döndü. Koşarak ensar kadınlarını bir araya topladı. Hepsini Hamza’nın kapısı önüne götürdü. Onlara, “Evvelâ Hamza’ya ağlayın sonra kendi ölülerinize.” dedi. Daha sonra da, bu bir âdet hâline geldi. Gerçi bu âdet günümüze kadar devam etmedi, belli bir devreden sonra kesildi. Ne var ki, kıyamete kadar bütün Müslümanlar, kendi cenazelerinden evvel Hamza’ya ağlasalardı, o bile Allah’ın Aslanına az gelirdi…
Ayrıca bizlerdeki Hz. Hamza sevgisi bizzat onun şahsından kaynaklanmıyor. Allah Resûlü onu seviyordu, biz de seviyoruz. Cenâb-ı Hak onu seviyordu ve gökte onun adı “Esedullâh-Allah’ın Aslanı” olarak yazılıyordu, biz de bundan dolayı onu seviyoruz.