Birincisi: Âfâkî ve enfüsî tefekkürde ısrar… İnsan hiç durmadan âyât-ı tekvîniyeyi düşünmeli, âfâktan enfüse ve enfüsten âfâka düşünce mekiğini gezdirip durmalıdır. Evet, insanın tefekkürü, onu, bir taraftan semanın yıldızlarla yaldızlanmış ufuklarına götürmeli, diğer taraftan da mahiyetinin derinliklerinde seyahat ettirmelidir ki “kör ve sağırlar”ın yediği damgayı yemiş olmasın. Çünkü böyle olanlar, kalblerini terk ve rabbanî latîfelerini ihmal ettiklerinden dolayı, körler, sağırlar ve dilsizler gibi yaşamaktadırlar. Kendi mahiyetlerini görüp dururken de durumları daha farklı değildir.3
İnsan tefekkürle, bir saatlik ibadetini bin senelik ibadet hükmüne getirebilir ve bu seviyede sevap kazanabilir. Ve işte, bu tefekkür şuuruyla namaz onu, esmâ dairesinden sıfât dairesine, oradan da Zât dairesine sıçratır ve insan âdeta sonsuzluğa yelken açmış gibi olur.
İkincisi: “Rabıta-i mevt” dediğimiz ölümün düşünülmesidir. Bu yapılırken de ihtimal ve faraziyelerle değil, bizzat ölümle burun buruna gelmiş bir insan hâletiyle yapmalıdır. Zaten Kur’ân-ı Kerim’de كُلُّ نَفْسٍ ذَۤائِقَةُ الْمَوْتِ4 âyetiyle bu hakikate, arz edilen çizgide parmak basmaktadır. Bir kısım tefsir ve mealcilerin söylediği gibi âyetin mânâsı “Her nefis ölümü tadacaktır.” şeklinde ifade edilmesi oldukça eksik bir mânâdır. “Her nefis bilerek veya bilmeyerek ölümü tadıp-durmaktadır.” şeklindeki ifade, öncekinden daha tutarlıdır. Çünkü Türkçe’de “Her nefis ölümü tadacaktır.” ifadesinin Arapça karşılığı كُلُّ نَفْسٍ سَيَذُوقُ الْمَوْتَ şeklinde olur. Hâlbuki âyetteki ifade yukarıda söylediğimiz şekildedir. Âyetin Türkçe’ye en yakın ve az kusurlu meali ise “Her nefis ölümü tatmaktadır.” şeklinde olmalıdır. Evet, her nefis her an ölümü tadıp durmaktadır ve burada başka herhangi bir mânâ da bahis mevzuu değildir.
Bu hususu da kısaca izah etmek uygun olacak: