İşte bu duygu, bir dâussıla duygusudur. Evet, hicreti ele alırken, meseleye bir de bu zâviyeden bakmak lâzımdır. Şimdi bir düşünün, sahabe Mekke’de doğmuş, orada büyümüş ve oraya alışmışlardı. Hele orada ataları Hz. İbrahim’in (aleyhisselâm) bir evi vardı ki, her sene binlerce ve binlerce insan, dünyanın dört yanından kopar gelir ve orayı ziyaret ederlerdi. Onlar da bu Kâbe’nin efendileriydi. Çünkü kimisi orada yeme içme işini üzerine almış, kimisi zemzem suyu işini idare ediyor, kimisi de hacıların kurban kesme işiyle meşguldü.. işte hemen hepsinin böyle alışageldikleri güzel şeyler vardı.
Aslında hepimize, alışageldiğimiz şeylerden ayrılmak zor gelir: Meselâ Ramazan’da alıştığımız iftarları, imsakları, teravihleri ve oruçları içimizde derin derin hissederiz.. ve yine Kâbe’ye giderken, Kâbe’den de buraya dönerken, şu muvakkat ayrılışlarda ve firaklarda, içimizde ne türlü hicran esintilerinin bulunduğunu, çoğumuz kim bilir kaç defa yaşamışızdır. Hâlbuki hicrette ashab efendilerimiz, yurtlarını, yuvalarını, evlâd ü ıyâllerini de terk ediyorlardı. Meselâ, Hz. Ömer (radıyallâhu anh) giderken zevcelerini götürmüyor. Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) giderken, onun yanında da, Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) yoktur. Efendimiz’le (sallallâhu aleyhi ve sellem) arasında küçük bir bağın teessüs etmeye başladığı o dönemde, evet o azîzelerden azîze olan kadının ayrı bir izzet kazandığı o dönemde nerededir acaba Hz. Âişe Validemiz (radıyallâhu anhâ)? Nerede isimlerini bile bilmediğimiz Hz. Ebû Bekir‘in zevceleri, nerede o çok yaşlı ve gözleri görmeyen babası Ebû Kuhafe..? Nasıl bunları bırakıp gitmişti?