İçeriğe geç

Bunun aksine, kendilerini keşfedememiş bir kısım tıkanık ruhlar ve bakmayı, görmeyi birbirine karıştıranlar vardır ki, bunlar duymazlar varlığın hâl diliyle dört bir yanı velveleye verdiğini.. bilemezler eşya ve hâdiseler içindeki müstesna yerlerini.. sürekli kulak tıkarlar metafizik ses ve nağmelere.. hep körler, sağırlar gibi sürdürürler hayatlarını.. ve anlamazlar varlığın her bir harfinin “Hû!” deyip O’nu işaretlediğini. Bu his ve heyecan mahrumu bedbahtlar, canlı cenazeler gibi oturur-kalkarlar; oturur-kalkarlar da sürekli tenakuzlarının hâsıl ettiği iç burkuntularıyla yutkunup dururlar…

Oysaki insanın kendini keşfetmesinden geçer vuzuh ve inkişaf bekleyen hususların bilinip tanınması, farklı tahlil ve terkiplerle eşya ve hâdiselerin gerçek mahiyetlerinin anlaşılması. Bu analiz ve sentezlerle akıl, ruh ve insan letâifi birer mercek hâline gelir; insanda “Daha, daha!” deme hislerini harekete geçirir ve onu, bulacaklarını bulma yoluna yönlendirir. Ve bir gün gelir bu mütemadi aramaya mutlaka lütuf tecellî boyundan neler ikram edilir neler!.. İşte o zaman; “Kendini bilen Ben’i bilmeye koyulur.. Ben’i arayan mutlaka bulur.” hakikati şule-feşân olur ki, ahsen-i takvîme mazhariyetin gereği de budur…

Bilakis, kendini, Allah karşısındaki konumu itibarıyla bilip tanımayan, sürekli düşünce sürçme ve çelişkileri yaşar.. ömrünü alt tabakadaki varlıklar gibi sürdürür.. yer, içer, yan gelir kulağı üzerine yatar. Dolayısıyla da bir gün mutlaka tuz-buz olup eriyip gitme streslerinden sıyrılamaz.. iç içe hafakanlar yaşar.. oyun-eğlence ve sarhoşlukla, değişik tenvîm yöntemleriyle kendinden kaçar.. ve hiçbir şey elde etmeden nakd-i ömrünü boşuna harcamış olur ki, günü geldiğinde hayat mumu söner, o da kendini hep korkup titrediği o acı akıbetin âğûşunda bulur.

139