Eğer şu anda, inananların nabzı ümitle atıyor, gönülleri mutlu geleceğin heyecanını yaşıyor, başları da ukba güzellikleriyle tutkunsa, bu vicdanlarımızda duyduğumuz O’na ait meltemlerden ve her menzilde O’nun kendisini bize hissettirmesindendir. Göklerin ve yerlerin nuru O’ndandır; dünya ve ukba hazinelerine açılan menfezler, O’nun sultanlık kapısının anahtar deliği bile olamaz. O’nun nezdindeki gerçek değerlere nispeten, heveslerimizin ağında sürekli mıncıklayıp durduğumuz dünyanın bir sinek kanadı kadar bile kıymeti yoktur. O’nun kıymet esaslarına göre belli bir değere ulaşmış ve aslında bütünüyle masal olan şu cihânın bir zerresi ise ebediyetleri peylemeye yetecek bir sermâyedir.
Ey yokluğu varlığıyla süsleyen, damlaya deryaların vüs’atini bahşeden, zerreye güneş olma istidadını veren Ulu Sultan! Canlı-cansız, insan-hayvan, mü’min-kâfir, şuurlu-şuursuz, tâli’li-tâli’siz her şey ve herkes Senin bayrağının altında, varlığını soluklar –O bayrağın üzerimizde dalgalanması eksik olmasın!– ve Senin varlığından nebeân eden nurların gölgesinde yaşar. Hususi tevcih ve meşîetin olmasaydı, hiçbir şey var olamaz, insanlık meydana gelemez, iman idrak edilemez, varlığın sezilemez ve imanla düşüncelerine sonsuz derinlikler kazandırdığın tâli’li ruhlar kendilerini aşamazdı!