İçeriğe geç

Meselenin maddî boyutunun yanında bir de mânevî boyutu vardır. Yolculuklara sevap kazanma niyeti ile çıkılsa dahi; gösteriş içinde yolculuğa çıkma, koltuğa kurulma ve hız limitini aşma gibi şeyler Allah’ın sevmediği ve mü’mine yakışmayan tavırlardır. Cihan fethetmeye gidilse bile, şevk ü tarâb içinde değil, “Allah’ın rızasına muvafık mı?” diye hüzün içerisinde, riya, gurur ve bencillikten uzak olma mülâhazalarıyla gidilmelidir. Mü’min, temkin ve dikkat insanıdır. Kulluk yolunun, gafilâne hâllere, çalıma, gurura ve gösterişe tahammülü yoktur. Ne var ki zamanımızdaki trafik kazalarını görünce, hak ve hakikat adına söylenen şeylerin fayda vermediği, şeytanın sözünün daha fazla dinlendiği görülmektedir.

Dünyanın Huzuru Mümkün mü?

İnsanın aklına bazen: “Acaba bu millet kendi değerleriyle, dünyanın kaderine hâkim olup, devletler muvazenesinde önemli bir noktaya gelse, dünya yeniden umumî ve kalıcı bir huzur dönemini elde edebilir mi?” şeklinde bir soru gelebilir. Esasen ben bu tür sorulara ne cevap verebilecek durumda ne de öyle bir konumdayım. Ancak şu kadarını söylemeliyim ki; dünyanın huzura erebileceğini anlayabilmek, önceden yaşanmış olan ferahfezâ dönemleri çok iyi okuyup değerlendirmeye bağlıdır. Cemil Meriç merhum, “Umrandan Uygarlığa” adlı kitabında, insaflı bir üslûpla, “Batı, değişik ütopyalar yazarken Osmanlı’nın ütopya yazma âdeti söz konusu değildi. Çünkü Batının ütopya ile yakalamaya çalıştığını Osmanlı yaşıyordu.” şeklinde bir ifadede bulunur. İşte Merhum’un enfes bir şekilde anlattığı o dönemler görülmelidir ki dünyanın hangi yollarla böyle bir huzura kavuşacağı da anlaşılabilsin.

Evet, bir Arap atasözü bu hakikati çok güzel anlatır: لَيْسَ الْخَبَرُ كالْمُعَايَنَةِ“Bir şeyi gözle görmek, o meselenin sadece haberini işitmek ve o mevzu ile alâkalı hususları duymak gibi değildir.”1

Adalet ve Merhamet

108