لَوْ كَانَ فِيهِمَا اٰلِهَةٌ إِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا“Gökte ve yerde Allah’tan başka bir ilâh olsaydı, gök ve yer fesada uğrardı.”22 âyet-i kerimesi, kelâmcıların “burhan-ı temânu” adını verdikleri delille çok açık olarak bize bu hakikati anlatmaktadır. Onun için biz sebepleri azlediyor, Hristiyanların düştüğü vartaya düşmekten kaçınıyor, hatta gönüllerimizin sultanı Hz. Muhammed’e dahi, şirki hissettiren bir muhabbetin kalbimize girmesine asla meydan vermiyoruz. “Allah’ın hakkı Allah’a ait, Peygamberimiz’in vesileliği de Peygamberimiz’e aittir.” diyor, dengeyi muhafazaya çalışıyoruz.
Allah, o Allah’tır ki, gökleri ve yeri elinde tutup bütün kâinatı idare eder. Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem), o Sultan’dır ki, Mâbud-u Mutlak’ı görmüş, O’ndan emirler almış, itikat ettiğimiz akâidi, ayne’l-yakîn müşâhede etmiş, yaşadığımız şeyleri bizzat yaşamış, müşâhedenin, yaşamanın, görmenin kendisinde hâsıl ettiği yakîn ile karşımıza çıkmış, kendisi tereddüt etmeden inandığı gibi, bizleri de böyle bir inanışa davet etmiştir. O’nun gönlünden çıkan en tonlu ifade ve sözler bütün mü’minlerin gönlünde de mâkes bulmuştur. Düşünün ki, aradan on dört asır geçmesine rağmen Resûlullah’ın mârifet deryasına attığı cevherlerin meydana getirdiği dalgalar iç içe daireler gibi yirminci asrın sahiline kadar gelip ulaşmıştır. لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ kudsî hakikati, Allah’ın Mâbud-u Mutlak olduğunu, kulluk ve ibadetin sadece O’na yapılıp, sadece O’nun karşısında baş eğilmesi gerektiğini anlattığı gibi, Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) O’nun elçisi ve kâinat sarayında O’nun teşrifatçısı olduğunu da dile getirmektedir. Bu kelâm, gönül evimizde bir hisse Allah’a, bir hisse de Resûlullah’a ayırıyor ve biz لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ hakikatini böyle anlıyoruz.
Dipnotlar
- 22 Enbiyâ sûresi, 21/22.