Hâlbuki Cenâb-ı Hakk’ın arzu ettiği ve bu âyetiyle işaret buyurduğu devlet sisteminde bir taraftan mâlikiyet, diğer taraftan da melikiyet nazara verilmekte ve devletin bu iki esasa oturtulması tavsiye edilmektedir.
Sadece devletçiliğin esas alındığı yerde fertlerin hakkı gasbedilir. Ancak üst kademede bulunan birkaç kişi mesut ve bahtiyar, onların dışında devleti meydana getiren diğer organlar felç ve perişan olur. Sadece fertlerin esas alındığı sistemde de devlet meflûç hâle gelir. Zira böyle bir toplumda netice itibarıyla adem-i merkeziyetçiliğe gidildiğinden devlet, uzuvları birbirinden koparılmış bünyeden farksızdır. Hâlbuki ideal bir devletin hem meliki hem de mâliki olmalıdır ki, hem idare eden hem de idare edilenlere gereken haklar ancak bu devletçilik anlayışıyla verilebilir.
مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ“Din Günü’nün mâliki Allah’tır.” Allah (celle celâluhu) bu ifadeyle, bir taraftan bize kendi mâlikiyetinin bir gölgesi olarak bahşettiği mülk edinme duygusundan ve insana bahşettiği devletleşme salâhiyetinden ve bu devletin esas ve umdelerinden bahsederken, diğer taraftan da ayrı bir hususa dikkatlerimizi çekiyor ve âdeta bizlere şöyle diyor: “Size dünyada nisbî bir mâlikiyet veriliyor. Ancak, ahirette mülk tamamen Allah’a ait olacaktır. Öyle ise fâni ve geçici olan mâlikiyetinizi ebedî ve daimî kılabilmenin yollarını araştırınız.”
Mülk Allah’ındır ve O’nun mirasçısı da Allah’ın salih kullarıdır. İslâm dininde mürtedin hayat hakkı olmadığı gibi miras hakkı da yoktur.
Ferdî hukukta bu böyle olduğu gibi, millet ve devletler hukukunda da böyledir. Onun için İslâm, yeryüzünde Allah’ın dini herkese ulaşıncaya kadar i’lâ-yı kelimetullahı farz kılmıştır.