Bir misalle meseleyi tavzihte fayda var: Fakir, kimsesiz, atıyyenin en küçüğüne dahi muhtaç üç arkadaş farz edelim. Servet sahibi bir zat geldi ve bunların elinden tutarak, Selimiye’nin minareleri gibi üç ayrı yoldan her birini minareye çıkardı. Çıkış esnasında, her basamakta onlara çeşitli ihsanlarda bulundu. Çıktıkça artan bu ihsanlar, onlardan birincisi için birinci şerefede, ikincisi için ikinci şerefede bitti. Üçüncüsü ise, minarenin en üst şerefesine kadar çıkarıldı ve diğerlerine göre daha çok ihsanlara mazhar oldu. Şimdi bu üç kişiden birincisinin, ikinci ve üçüncü şahıslara bakarak şikâyette bulunmaya, ikincinin de üçüncüye bakıp, adaletsizlikten dem vurmaya hakkı olduğu söylenebilir mi? Hayır, hiçbirinin zerrece şikâyete hakkı yoktur. Hepsinin hakkı, kendilerini basamak basamak minarenin belli bir seviyesine kadar çıkaran zata şükranlarını sunmaktır.
İşte, Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve ihsanlarını da aynı ölçü içinde değerlendirmek mümkündür. O, insanı yokluktan alıp varlık basamağına, oradan da insanlık seviyesine çıkarırken, bunu sadece lütuf ve ihsanıyla yapmıştır. İnsana düşen de, ihsanın her mertebesinde O’na karşı teşekkürde bulunmak ve her nimete mukabil sadece şükran hissiyle coşmaktır.
İnsan biraz daha düşününce, Cenâb-ı Hak’tan değil şikâyet etmek, O’ndan herhangi bir şey talep etmekten dahi hicap etmesi gerekir. Zira mazide verdiklerinin şükrünü eda edememiştir ki, istikbali adına O’ndan bir talep ve istekte bulunsun. İstiyorsak, bu sadece O’nun lütuf ve ihsanına olan inancımızdan ve istemeyi de bize Kendisi vermiş bulunmasındandır.