Ne var ki, biz alışıp ünsiyet ettiğimiz ve gözümüze ülfet perdesi çektiğimiz için böylesi harikulâdelikleri sıradan vâkıalar olarak görüyoruz. Düşünüp değerlendirme mekanizmamızı hep sebep-sonuç münasebetlerine ve kanunların tesirlerine göre ayarladığımız için, her duyup-gördüğümüzü ve çevremizde olup biten her şeyi bu mekanizmaya adapte etmeye çalışıyoruz. Öyleyse, bize düşen, her şeyden önce fikrî bir ameliyat geçirmektir.
8. İster mucizeler olsun, ister âdiyat, ister sebep ve kanunlar, hemen hepsinin varıp dayandığı kaynak bir ve aynı değil midir? Asıl aynı, fasıl farklı; kaynak bir, usûl değişik; esas bir, tatbikat muhteliftir. Sonra, Hz. Âdem’in (aleyhisselâm) yaratılışı ile bizim yaratılışımız arasında esasen öyle çok fazla fark da yoktur. O, yeryüzündeki elementlerin bir araya getirilip, bir protein çorbası hâlinde balçık olarak iskeletinin kurulup, içine ruh üflenmesiyle mucizevî şekilde spermsiz yaratılmışsa, biz de sadece usûl farklılığı içinde, Allah’ın koyduğu kanun ve sebepler muvacehesinde, yine yeryüzünün elementlerini ihtiva eden gıdalardan vücut makinasında hâsıl olan spermin anne rahminde çeşitli tahavvülattan sonra iskelet hâline gelmesi ve bu iskelete ruhun üflenmesiyle yine bir mucize olarak yaratılmıyor muyuz? Asıl aynı, Yaratan aynı; fakat icraatta sadece belli sebep ve kanunların perdeliği var. İşte fark bu kadar!
9. Ruhun üflenmesi asıldır ve bunda herhangi bir farklılık yoktur. Değişen sadece cesede ait keyfiyettir. Bunun sebepler altında yapılmasını “normal” görüyor, sebepler üstü cereyan etmesine de “mucize” diyoruz.