İkincisi, kıyasa ve ilmin kanunlarına tâbi olan misli ve benzeri geçmiş hâdise ve vâkıaların sahasıdır. Bu sahada alışagelen sebep ve kanunlar ilâhî icraata bir perde olarak göründüğünden, akıl daha çok bunlarla meşgul olur. Bu sebeple, benzeri olmayan ilk yaratılışı, münferit ve benzeri yok diye inkâra kalkışmak, en azından tefekkür, düşünce ve ibret noktasında aklın sahasını daraltmak, kendi sınırlarını aşmak ve dolayısıyla akıllı ve mantıklı hareket edeyim derken, akılsızlık ve mantıksızlık sergilemektir.
13. Münferit kalan ve alışılmışın dışında cereyan eden vak’alara biz ‘şuzûzât-ı ilâhiye’, yani münferit, benzeri olmayan ve ender meydana gelen hâdiseler diyoruz. Esasen, içinde yaşadığımız sebepler ve kanunlar dairesinde bile bu tür hâdiselere zaman zaman rastlar ve asla inkâr etmeyip; ilim adamlarının bunları inceleyerek, yeni icat ve gelişmelerle temel ya da destek ve izah bulmalarını bekleriz. Meselâ, İngiltere’de doktorların ülser tedavisinde artık ilaçları bırakıp, yavaş yavaş ‘hipnoterapi’ denilen telkin yoluna başvurduğunu öğreniyoruz. Telkin ve dua ile tedavi, şâz yani benzeri ve öncesi olmayan bir vâkıaysa, akıl ve ilim adına bunu reddetmemiz mi gerekecek? Öyleyse, akıl da ilim de, sebep ve kanunlar dairesinde olmayan mucizelere sırt çeviremez.